Alpha Trauma [Novel] - İlk Aşk - Bölüm 1
Wooyeon’un ilk aşkı onun İngilizce özel öğretmeniydi. Öğretmeni ondan dört yaş büyüktü; bakışları iki karış daha yüksekte, parmaklarıysa bir boğum daha uzundu. Onunla ilk karşılaşması —o büyük, dik duruşlu, olgun hâliyle— yıllar geçse de Wooyeon’un kalbinde derin bir iz bıraktı.
“Adın… Seon Wooyeon mu?”
Wooyeon o gün bir sesin bu kadar yumuşak gelebileceğini ilk kez fark etti. Bir insanın parfüm kullanmadan da güzel kokabileceğini, İngilizce telaffuzun kulağa yağlı değil, aksine zarif gelebileceğini, bir kalemi tutuş ya da dik oturuşun bile bu kadar düzgün olabileceğini o zaman anladı.
“Ne güzel bir isim.”
O yumuşak ses kulağında yankılandı. Sadece adını sormuştu ama sözleri bir şarkı kadar tatlı gelmişti. Sonrasında “Yeon-ah” diye seslenişi de aynı şekilde içini ısıtıyordu.
Wooyeon’un çevresindeki çocuklardan tamamen farklıydı. Çocukça övünmelerle, gösterişlerle dolu akranlarının aksine, öğretmeni tam dozda düşünceli ve nazikti. Wooyeon utangaçlığı yüzünden sessiz kaldığında, öğretmeni sabırla beklerdi; yüzünde hep o nazik gülümseme olurdu.
Bu yüzden… Wooyeon onun “Seon Wooyeon” diye yanlış söylemesini hiç düzeltemedi. Gerçekte adı “Sunwoo Yeon”du ama on altı yaşındaki kalbi, “Yeon-ah” deyişini duydukça yerinden fırlayacak gibi oluyordu.
“…Öğretmenim, siz bir Alfa mısınız?”
Wooyeon bu soruyu ilk kez sorduğunda, öğretmeni onu aynı o yumuşak sesiyle süzüp sakince karşılık verdi:
“Neden? Alfa gibi mi görünüyorum?”
Wooyeon bu soruya “Evet” diyemezdi. Alfa bir annenin yanında büyümüş, Alfa bir özel öğretmen tarafından eğitilmiş, Alfa arkadaşları tarafından zorbalığa uğramıştı. Alfalardı her yerde. Henüz kendisi sunum göstermemiş olsa da, Alfa denilen şeyin ne olduğunu gayet iyi biliyordu.
“…Hayır.”
Bu kadar sıcak bir insanın Alfa olması mümkün değildi. Wooyeon’un tanıdığı Alfalar korkutucuydu, buyurgandı, ben merkezcikti.
“Siz Alfa gibi görünmüyorsunuz.”
O gergin kalbi bir anda rahatladı. Öğretmeninin dudak kenarına hafifçe yerleşen gülümseme, gözlerinde bahar çiçekleri gibi parladı.
O günden sonra Wooyeon, ders saatlerini sabırsızlıkla beklemeye başladı. Haftada üç gün, ikişer saat… Toplam altı saatlik İngilizce dersi, hayatının kuraklığına düşen tatlı bir yağmur gibiydi. İngilizce defterlerini ve çalışma kitaplarını açıp öğretmenini beklerken, tüm dünyanın kendi tarafında olduğunu hissediyordu.
“Hey, şişko!”
Ama bu, içindeki açlığı doyurmaya yetmiyordu. O zamanlar Wooyeon öyle kiloluydu ki, doktorlar bile ona diyet tavsiye ediyordu. Bu da onu ergenlik çağındaki çocuklar için kolay bir hedef hâline getiriyordu. Kalın çerçeveli gözlükleri yüz ifadesini saklıyor, dikenli kişiliği de zorbalığı daha da körüklüyordu.
“Lanet olsun, yine beni mi görmezden geliyorsun?”
Bu sözleri söyleyen, Wooyeon’a sürekli sataşan grubun lideriydi —Wooyeon’un en çok nefret ettiği tiplerden biri, bir Alfa. Çocuğun dudak kenarı küçümseyici bir sırıtmayla kıvrıldı; parmağıyla Wooyeon’un kafasına tıklattı.
“Bir şey söylesene, ha?”
Wooyeon sessizce telefonunu çıkardı. Tam o sırada öğretmeninden bir mesaj gelmişti. Ne yazık ki iyi bir haber değildi.
“Vay, şuna bak! Bizi tamamen görmezden geliyor.”
Mesajda öğretmeni, okul festivalinden dolayı o gün gelemeyeceğini söylüyordu. Defalarca özür diliyor, dersi başka bir güne kaydırmayı teklif ediyordu. Wooyeon hayal kırıklığına uğramıştı ama anlayışla karşılamış, tam yanıt yazacakken telefonu aniden elinden kapılıp gitti.
“Bir bakalım… ‘Yeon-ah, bugün festivale gitmem gerekiyor, gelemeyeceğim…’ Bu ne böyle, Yeon?”
Wooyeon’un yüzü anında kızardı. Her zamanki gibi “şişko” denmesine değil —ama “Yeon-ah” sözcüğünün ardındaki o duygu, sanki çok değerli bir şeyi kirletmiş gibi hissettirdiği için.
“Yeon-ah mı? Daha çok pis bir domuz gibi!”
Wooyeon, zorbalığa uğradığı zamandan beri ilk kez o çocuğa dik dik baktı. Normalde görmezden gelir ya da uzaklaşmaya çalışırdı ama bu defa dayanamadı. Çocuk şaşırmıştı, ardından alaycı bir kahkaha attı.
“Şuna bak, bana bakıyor, ha?”
Wooyeon’un tepkisini ya da elindeki telefonla oynamasını hiç beğenmemişti. Ekranı kaydırarak mesajlara baktı, her birine küçümseyici bir şekilde sırıtarak.
“…Telefonumu geri ver.”
“Ne dedin?”
“Dedim ki, geri ver.”
“Kim aldı ki? Sadece bir bakacaktım…”
Cümlesini bitiremeden, Wooyeon aniden ayağa kalktı. Sorun şu ki, çocuk irkilip refleksle onu itti. Gürültüyle yere düşerken masası da onunla birlikte devrildi.
“…”
Gözlüğü fırlayıp uzağa düştü. O ana kadar görmezden gelen çevredeki öğrenciler bu kez bakmaya başladılar. Wooyeon alt dudağını ısırdı, utançtan nefesi kesilmişti. Çocuk, yere düşüşünü izledikten sonra sinirle telefonu yere fırlattı.
“Off, ne sinir bozucu şey bu!”
Telefon yere çarpıp kırıldı. O parçalanmış ekran, Wooyeon’un duygularının birebir yansıması gibiydi. Yetmezmiş gibi çocuk, kırılmış telefonu terliğiyle tekmeledi.
“Zenginsin zaten, ne var yani şu salak telefonda?”
Sonrası fluydu. Hatırladığı bir sonraki şey, öğretmen odasında oturuyor olmasıydı. Karşısında zorba çocuk, yüzü şişmiş haldeydi. Kısa süre sonra annesi de çağrıldı. Telaş içindeki öğretmen, kırık telefonu annesine gösterdi.
“Sanırım bugün eve biraz erken gitmesi en iyisi olur.”
Her zamanki gibi, her şey parayla çözüldü. Sığınabileceği tek şey para olan annesi, odadan çıkmadan önce öğretmenden özür bile almıştı. Wooyeon’a bakmadı, neden olduğunu sormadı. Sadece saatine baktı, sonra tek bir şey söyledi:
“Seni bırakamam, taksiyle git. Bu kadar para yeter herhalde?”
Eline tutuşturduğu para demetinde zerre kadar samimiyet yoktu. On kere taksiye binmeye yetecek kadar paraydı, ama Wooyeon onu kabul etmeyi bile düşünmeden gözlerini yere indirdi. Ardından, aynı umursamazlıkla başka bir seçenek sundu:
“Yoksa şoför Yoon’u mu çağırayım?”
Ağlamadı. Gözleri yanıyordu, ama ağlarsa neyle karşılaşacağını biliyordu: “Ağlama öyle gereksiz yere.” ya da “Biraz gururun olsun.” belki de sadece bir iç çekiş… bunlardan biri.
“Gözlükler de…”
Sonunda Wooyeon taksiyle eve döndü. Şoför Yoon’un o mekanik arabasında gitmektense taksiyle gitmek daha rahattı. Zaten kırılmış gözlükleri, işe yaramaktan çok engeldi. Elindeki bütün parayı taksi şoförüne verdikten sonra arabadan indi.
“…”
Boş bir eve dönmek, tarif edilemez bir yalnızlıkla beraberdi. Gereksiz yere büyük olan ev o kadar sessizdi ki, karıncaların yürüme sesini bile duyabiliyordu insan. Zamanın akmadığı, her şeyin donmuş gibi durduğu bu garip mekânda, Wooyeon salonun bir köşesine güçsüzce çöktü.
Berbat bir histi. Nedenini tam açıklayamıyordu ama sadece… sefil hissediyordu. Kırılmış telefon, görmezden gelen annesi ve yarın tekrar yüzleşeceği insanlar —hepsi aynıydı.
Düşünmeden odasına koştu, yatağa kendini attı. Soğuk battaniye bile bir teselli sunmuyordu. Bugünkü ders iptal olmuştu, yani gece boyunca yalnız kalacaktı. Keşke kimse fark etmeden bir cesede dönüşüp kaybolabilseydi.
Birkaç dakika sonra uyuyakaldı. Battaniye yüzünü kapatmış, nefes almasını zorlaştırıyordu ama nefesi yine de kesilmedi.
Gözlerini açtığında, oda zifiri karanlıktı. Birinin kapı zilini çaldığını duydu.
“Kimse gelmemesi gerek…”
Aklına kimse gelmedi. Bu mahalledeki devasa evlere, satış temsilcileri bile yaklaşmazdı. Nasıl olsa birazdan giderler diye düşündü ama zildeki ısrarcı çalma bir türlü durmuyordu.
“…Kim o?”
Mecburen ağır bedenini sürükleyip dışarı çıktı. Dış kapıya bağlı diafonu kaldırıp isteksizce sordu, ama aldığı yanıt inanılmazdı.
“Benim.”
Tüm gün boyunca beklediği kişiydi bu. Yokluğu, onu boğulacak kadar pişman eden kişiydi. Titreyen elleriyle kapı açma düğmesine bastı, sonra hızla girişe koştu.
Kapı klik sesiyle açılır açılmaz, tanıdık bir siluet göründü. Bahçeyi geçip gelen adımlar her zamankinden daha hızlıydı. Göz açıp kapayıncaya kadar yanına ulaştı; sıcak bir gülümsemeyle derin bir nefes verdi.
“İyi ki evdesin, evde olmadığını sandım. Festival beklediğimden erken bitti, dersi bugün yapabilirim diye düşündüm. Aradım ama telefonuna ulaşamadım…”
Her şey gerçeküstüydü. Bulanık görüşü, kafasının içindeki o ezilme hissi, hatta onu sakin bir dikkatle izleyen o bakışlar bile.
“…Bir şey mi oldu?”
Bu kadar basit bir soruyla birlikte, içindeki baraj yıkıldı ve gözyaşları sel gibi akmaya başladı. Öğretmenini telaşlandıracağını biliyordu ama o duygusal taşkını artık durduramıyordu. Nereden geldiğini bile anlayamadığı ağlama krizi, nefesi kesilene kadar onu sıkıştırdı.
“Ö… öğretmenim… hıığk…”
Wooyeon küçük bir çocuk gibi olduğu yere oturdu, hıçkırıklar içinde kontrolsüzce ağladı. Şaşıran öğretmeni hemen yanına çömeldi, sırtını yumuşakça okşamaya başladı. Bu kadar yakından, ondan hafif bir çiçek kokusu geliyordu.
“Ne oldu Yeon-ah? İyi misin?”
Wooyeon’un tek istediği, birinin ona “Ne oldu?” diye sormasıydı. Dikkat çekmek için böyle davranmıyordu ama bu, ilgi istemediği anlamına da gelmiyordu. Şoför Yoon’un o soğuk, mekanik arabasına binmek istemiyordu; bir taksi şoförünün bakışlarını da taşımak istemiyordu. Sadece biri, gerçekten biri, ona “İyi misin? Neden böylesin?” desin istiyordu.
“Hasta mısın? Bana bakar mısın, olur mu?”
Öğretmeni onu ne kadar teselli etmeye çalışırsa, içindeki üzüntü o kadar kabarıyordu. Tutamadığı gözyaşları, barajı yıkılmış bir nehir gibi akıp gitti.
Uzun bir süre geçti; gözyaşları dindiğinde, nefes nefese başını kaldırabildi.
“Ağlamayı bitirdin mi?”
Ne zaman olduğunu anlamamıştı ama kendini öğretmeninin sıcak kollarının arasında buldu. Bu kadar yakında duran o yüz, sessiz ve huzurluydu. Öğretmen, kolunun bir kısmıyla Wooyeon’un yüzünü silip alnına geniş elini koydu.
“Hastalığa benzemiyor…”
Wooyeon’un kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Yüzü kızardı, boğazında tanımadığı bir his kabardı. Yüz kasları kontrolden çıkmış gibi, garip bir ifadeye dönüşmekle tehdit ediyordu. Kalbi deli gibi atıyordu, ne kadar uğraşsa da sakinleşemiyordu.
İşte o an fark etmeye başladı. Bu kişiyi görmek, yanında olmak istemesinin nedenini… Bir anda karanlığın içinden çekilip ışığa ulaşmış gibi hissetmesinin sebebini. Wooyeon bütün bu duygulara tek bir ad verdi: “İlk aşk.”
AAAAAAAA AŞKKKK SERİİİİMMMMMM
OHA COK GUZELE BENZIYO IYIKI BAŞLAMIŞIM ÇEVİRİSİ İCİN ÇOK TEŞEKKÜRLER
Sey sayfa duzenlerinde bir soruu var ilk bolumu oku ya tikliyorum ekstrallara atiyor birde ara bolum secemeiyorum
Volume şeklinde paylaşıldığı için aşağıdan sırayla başlayıp her volume’un sağındaki + kutucuğuna basıp öyle okumanız gerekiyor. Eğer ki bölüm oku derseniz en son paylaşılan ekstralar olduğu için direk onları açacaktır. Sırayla her volume girip öyle ilerletmeniz lazım. Volume’n içindeki bölümler bitince geri çıkıp diğerine geçerek okuyabilirsiniz.