Alpha Trauma [Novel] - Öğretmen - Bölüm 27
Wooyeon’un gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Tıpkı Dohyun’un az önce kafeye girdiği andaki gibi, nazik bakışları buluştuğunda havada asılı kalan duygular tereddüt etti. Bileğinde Junseong’dan kalan feromonlar bile artık hissedilmiyordu.
“Hayır, sen kimsin…”
Junseong şaşkın bir ifadeyle garipseyerek geri çekildi. Dohyun’un aniden ortaya çıkışıyla oldukça afallamış görünüyordu. Herkes onun bir üst dönem olduğunu görebilirdi; özellikle Dohyun’un ondan daha uzun olduğu düşünülürse şaşırması mantıksız değildi. Wooyeon, Junseong’u görmezden gelerek Dohyun’un paltosunu tuttu.
“Toplantı bitti.”
Junseong’a bir bakış bile atmadı, başka bir yorum eklemedi ve ona bakarken herhangi bir rahatsızlık belirtisi göstermedi. Sadece gözlerinin kenarlarını kıstı ve memnun bir ifadeyle Dohyun’a baktı.
“Gidelim, sunbae.”
Bu sefer Junseong, Wooyeon’u yakalayamadı. Dohyun sessizce Wooyeon’u takip etti, bu sırada çaktırmadan Junseong’un yüzünü inceliyordu.
Çalışma odasına girdikten sonra Garam ve Seongyu’yu idare etmekte zorlandılar. O “parlak sarı kafanın” neler yaptığından dem vurup, Junseong’un grup projesi lideri seçilmesinin şokunu yaşıyorlardı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra Seongyu ciddiyetle, “Hazıra konalım o zaman,” diye önerdi ve Wooyeon buna istemsizce gülerken buldu kendini.
“Ama sen nasıl bildin de geldin?”
Çantasını sıkıca tutan Wooyeon etrafına bakındı ve pencereyi kontrol etti. Belki dışarıyı görmeyi umuyordu ama geniş pencerenin alt kısmında yarı opak bir film kaplı olduğunu fark etti. Dışarıdaki durumun ne olduğunu anlamak zordu çünkü sadece bir silüet zar zor seçiliyordu.
“Sadece zamanlamam iyiydi.”
Dohyun bunu söylerken çıkardığı sigaraları işaret etti. Sigara içmek için kalktığı ve yukarıdaki şeffaf kısımdan dışarıya şöyle bir baktığı anlaşılıyordu. Garam çantasını karıştırarak ayağa kalktı ve kahkahayı patlattı.
“Hey, ben de Kim Dohyun aniden kakası geldiği için çıktı sanmıştım.”
“Noona, ben de bir sigara istiyorum.”
Ayağa kalktılar ve bir süre pencereden dışarı baktılar. O herifin artık gitmiş gibi göründüğünü, eğer orada olsaydı onu kolay kolay bırakmayacaklarını söylediler. Böyle havadan sudan konuşurlarken Dohyun laf arasında onlara seslendi.
“Geri gelmeden önce içeriyi havalandırın da koku çıksın.”
Gitmeye niyeti yok gibiydi. Garam şaşkın bir yüzle ona baktı.
“Sen gitmiyor musun?”
“Canım istemiyor.”
“Peki ya Wooyeon?”
“O sigarayı bıraktı.”
“Vay canına, bunu fark etmemiştim.”
Wooyeon’u sadece ders çalışmaya odaklanması için yalnız bırakıp çalışma odasından çıktılar. Sigara içtikten sonra geri dönen ikili, Wooyeon’un konsantrasyonuna hayran kaldı. Dohyun’un ara sıra kafasını dağıtması için mola vermesini söylediği anlar dışında, Wooyeon üç saat boyunca gözlerini kitaptan ayırmadı.
“Wooyeon sayesinde bugün çok çalıştım.”
“Ben de. Durduk yere motive oldum.”
Ayrılan sürenin sonuna gelinirken, Wooyeon gözlüklerini çıkardı ve gözlerini ovuşturdu. Kendini o kadar kaptırdığı için, İngilizce kelimeler zihninde solucanlar gibi sürünüyordu. Eşyalarını toplayan Dohyun, Wooyeon’a baktı ve şakacı bir şekilde kıkırdadı.
“Gözlüklerinin izi çıkmış.”
Bu tek cümle ne anlama geliyordu? Yüzü kıpkırmızı oldu. Elleriyle kulaklarını kapattı ama kızaran boynunu gizleyemedi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi huzurlu bir gündü.
Dohyun ile bir randevu. Sadece bu şeyi düşünerek Wooyeon elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. Yemek yemek ve uyumak dışında vaktinin çoğunu masasında oturarak, ara sıra Dohyun’la ilgili hayallere dalarak geçiriyordu. Bu, çok eskiden öğretmenini etkilemek istediği günlerdeki odaklanmaya benzer bir konsantrasyondu; “Defol git sınav stresi” diyen bir odaklanma.
Böylece Wooyeon, ilk sınav için İngilizce yazdığı kompozisyondan tam puan aldı. Bu kesinlikle Dohyun’un verdiği bilgiler sayesindeydi ama aynı bilgileri alan Seongyu’nun puanı kırılmıştı. Hemen övünme isteğini bastıran Wooyeon bir sonraki sınava hazırlandı.
İkinci sınav da başarılıydı. Boş bir kâğıt verilip ezberlediği her şeyi yazması istendiğinde, Wooyeon tereddüt etmeden kâğıdı ağzına kadar doldurdu. Çok fazla strateji kurmadan çalışan Wooyeon için, sadece ezber gerektiren sorular çok daha kolay ve basitti.
Üçüncü ve dördüncü sınavlar da zor değildi. Bazen, tam sınavdan önce ezberlediği içerikler çıkıyordu; bazen de tüm sorular Dohyun’un işaret ettiği noktalara dayanıyordu. Dahası ve şans eseri, Junseong ile aldıkları sosyal bilimler dersi, ekip üyeleriyle hiç iletişim kurmamalarına rağmen “ara sınava hazırlık” adı altında boş derse dönüşmüştü. Wooyeon şimdilik sınavlara odaklanmaya karar verdi.
Ve nihayet, uzun zamandır beklenen Cuma. Wooyeon son sınavdan önce notlarındaki ezberlenmiş içerikleri düzenledi. Dohyun ile aldığı İngilizce Fonolojisi dersi zordu ve kavramları kavramak kolay değildi. Dohyun biraz yardım etse de Wooyeon hala kendine güvenmiyordu.
“İyi yapacağını düşünüyor musun?”
Wooyeon başını zayıfça kaldırdı, yüzü asıktı. Dohyun, Wooyeon’un kendine güvensizliği karşısında gözlerini kıstı. Sonra, kısa bir tereddütle elini Wooyeon’un başının arkasına uzattı.
“Gerilme ve rahatla.”
Uzun parmaklar saçlarını karıştırdı. Dağınık saçlar Dohyun’un parmak uçlarına takıldı. Wooyeon sırtını dikleştirdi ve hafifçe kıstığı gözlerle Dohyun’a baktı.
“Sadece soruları dikkatli oku. Anlaşıldı mı?”
Kalbine silik bir gülümseme yayıldı. Dohyun elini çabucak çekse de, dokunuşun etkisi sürüyordu. Kendi kalp atışlarını kulaklarında duyabildiğini hisseden Wooyeon kekeledi ve dudaklarını büzdü.
“Sunbae, sen de…?”
Yüzü ateş gibi yandı. Başındaki sıcaklık, şimdiye kadar ne gördüğünü hatırlamasını zorlaştırıyordu. Gerginliğini azaltmak yerine, bu sefer tüm vücudu farklı bir şekilde gerildi.
“Sınavda bol şans.”
Wooyeon bu kelimeleri zorlukla telaffuz etti ve başını eğdi. Bakışlarını çevirmeden önce Dohyun’un şaşırmış bir ifadesi var gibiydi ama Wooyeon buna dikkat bile edemedi. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, bir an gevşese feromonları dışarı taşabilirdi.
Eğer niyeti gerginliği azaltmak idiyse, bu bir başarısızlıktı. Hayır, eğer niyet dikkatini dağıtmak ve sınav endişelerini yok etmek idiyse, bu bir başarıydı. Profesör içeri girip sınav kağıtlarını dağıtana kadar Wooyeon’un zihni sadece Dohyun düşünceleriyle doluydu.
“Öff, sınavlar sonunda bitti…!”
Yüzü parlayan Garam neredeyse kulüp odasına dalacaktı ama girerken tereddüt etti. Belli belirsiz basık atmosfer cildine battı ve duraklamasına neden oldu. Ağzını kapatırken, Dohyun ve Wooyeon bir masanın başında karşılıklı oturuyorlardı.
“….”
“….”
Dohyun, biraz mahcup bir ifadeyle dönüp Garam’a baktı. Sessizliği, gerçekten bir şeylerin olduğunu gösteriyordu. Garam, ağlamak üzereymiş gibi görünen Wooyeon’a baktı.
“Ne oluyor? …Askeri disiplin mi kurmaya çalışıyorsunuz?”
Dohyun’un yüzü çatıldı. Şaşkın bir ifadeyle ağzını açtı, sesinde bir asabiyet vardı. “Deli miyim ben?” şeklindeki kısa soruya karşılık Garam şakacı bir tavırla yanağını kaşıdı.
“Eğer o değilse, ortam neden böyle? Bir şey mi oldu?”
Garam yavaşça kulüp odasına girdi. Dohyun’un yanına oturmak yerine rotasını değiştirip Wooyeon’un yanına oturdu. Oturur oturmaz Dohyun, Garam’a bakarak dudaklarını büzdü.
“Öf, çocuk sönmüş balona döndü.”
Wooyeon halsizce Garam’a baktı. Normalde yuvarlak olan gözleri bugün nemli ve kasvetli görünüyordu. Wooyeon’un gözyaşlarına boğulabileceğini hisseden Garam ifadesini yumuşattı.
“Tamam, noonana anlat. Kim Dohyun mu? Yoksa o zamanki sarı kafa mı?”
“Noona…”
Wooyeon konuşmakta tereddüt etti. Tereddüdünü açıkça göstermesine rağmen Garam sabırla devam etmesini bekledi. Kısa süre sonra, iki eliyle yüzünü kapatan Wooyeon nemli bir sesle mırıldandı.
“Son sınavı batırdım…”
Wooyeon, sınav kağıdını aldığı andan beri bu haldeydi. O ana kadar Dohyun’a olan hislerinin heyecanına kapılmıştı ama soruları okur okumaz dalgınlaşmış ve odağını kaybetmişti. Dohyun yüzünden değil, sadece sorular zor olduğu için.
Derslerdeki kısa sınavlara hiç benzemiyordu. Tüm kavramları ezberlemiş ve soruları mükemmel bir şekilde yorumlamış olsa da, sonuçta neyi uygulayacağını bilememişti. Zorluğu hissettiği anda diğer kavramlarla kafası karışmış ve sonunda ezberlediği her şey uçup gitmişti.
“Özellikleri değiştirip başka bir fonem yapmamı istedi ama neyin ne olduğunu bilmiyorum. Ve bu arada, tesadüfi boşluklar ve diğer şeylerle kafam karıştı…”
Garam, Wooyeon’un söylediklerini dalgınca dinledi. İster tesadüfi boşluklar olsun ister başka bir şey, Garam’ın bildiği kadarıyla Wooyeon karşısında sadece bir çömezdi. İngilizce Fonolojisi dersini aldığını net bir şekilde hatırlamasına rağmen, D+ alması dışında başka hiçbir şeyi hatırlamıyordu.
“Ah… Anlıyorum…”
Garam tereddüt etti, omzunu sıvazlamaktan vazgeçti ve elini kararsızca geri çekti. Onunla ne yapacağını sorguluyormuş gibi bakan Garam’ın bakışları altında kendini garip hisseden Dohyun, bakışlarını tuhaf bir şekilde kaçırdı. Onun da Wooyeon’u teselli edecek bir yol bulamadığı ve sessizce oturduğu belliydi.
“Yine de Wooyeon, eğer sana zor geldiyse başkalarına da zor gelmiştir…”
“Sunbae iyi yaptığını söyledi.”
“….”
Garam sert bir bakışla Dohyun’a dik dik baktı. ‘Neden öyle yaptın be aptal.’ O bakışla Dohyun çaktırmadan göz temasından kaçındı. Aslında Dohyun birinci sınıftan beri derslere düzenli olarak katılıyordu, bu yüzden Wooyeon’dan daha iyi performans göstermesi kaçınılmazdı.
Ne kadar zaman geçmişti? Wooyeon’u teselli etmeye çalışan Garam sonunda pes etti. Wooyeon iyiymiş gibi davranmaya çalıştı ama bunun yerine daha da acınası göründü. Sonunda, tam Garam asil bir duruşla oturmak üzereyken biri kulüp odasının kapısını çaldı.
“Oh, hepiniz buradasınız? Sınavlar bitti ama…”
Seongyu, Garam’ın az önceki tepkisinin aynısını verdi. Hevesle içeri girdi ama girer girmez konuşmayı kesti. Kıdemlilerin garip varlığı ve ağlamak üzereymiş gibi görünen çömezin hali… Seongyu kararlılıkla bir adım geri çekildi.
“…Eğer askeri disiplin uyguluyorsanız, ben kaçar.”