Alpha Trauma [Novel] - Kış Sonu - Bölüm 5
Tüyleri diken diken oldu. Sesi her zamanki gibiydi ama, o ses bir ölüm fermanı gibi geliyordu. Hafif ve sıcak feromon kokusu, duruma göre fazlasıyla yoğundu.
“Ah, Kim Dohyun burada mıymış? Gördün mü, sigarayı bırakamazsın işte.”
“Senin için gelmedim.”
Dohyun onun yanından geçip Garam’a doğru yürüdü. Simsiyah paltosu üzerine mükemmel oturuyordu. Ceketinin cebinden bir sigara çıkardı, dudaklarının arasına yerleştirdi ve çenesini hafifçe oynattı.
“Çakmağı ver.”
“Beni emir eriniz mi sandın, velet?”
Fiuu!
Çakmak havada mükemmel bir yay çizerek tam Dohyun’un eline indi. Gözlerini kısıp rüzgârı eliyle siper etti ve sigaranın ucunu yaktı.
“Ne işin var burada, o arka sokakta olman gerekmiyor muydu?”
Püf— sigara dumanı havada dağıldı. Wooyeon bu sahneyi izlerken iki şeye şaşırmıştı. Birincisi, sigara içme konusundaki doğallığına. İkincisi ise, o sigaranın feromon karışımlı olmasıydı.
“Etrafta bu kadar insan varken, gerçekten serseriler gibi toplanmamız mı gerekiyor?”
“Burada ya da orada, fark etmez.”
Yirmi yaşındayken sigara içmiyor olmalıydı. Ya da belki içiyordu ama Wooyeon bilmiyordu. Sonuçta, onun bir Alfa olduğunu bile bilmezken sigara içtiğini bilmemesi gayet normaldi.
“Sanırım duymadı, değil mi?”
Seongyu alçak sesle fısıldadı. Wooyeon, ne demek istediğini bir an anlamadı ama sonra sözlerini hatırlayıp başını salladı.
“…Evet, öyle görünüyor.”
Gözlerinin ötesinde, Dohyun hiçbir şey söylemeden sigara dumanını üfledi. Feromon karışımlı tütünün rahatsız edici kokusu, nedense uzun süre dağılmadı.
* * *
Hiçbir bok duymadım.
“…Bir şey mi söyleyeceksin?”
Wooyeon olabildiğince kibar bir şekilde sordu, dudak kenarı titreyerek. Çenesini eline dayamış Dohyun, onu bir süre inceledi, sonra başını sallayıp “önemli değil” der gibi geçiştirdi. Madem önemli değil, o zaman neden bakıyordu ki? Ama bunu söylemek Wooyeon’a fazla çocukça geldi.
‘Sun… bae?’
Cuma sabahıydı. Wooyeon o gün okula her zamankinden erken gelmişti ve boş sınıfta Dohyun’la karşılaşmıştı.
“Öğretmen burada ne arıyor?”
Bu düşünce sadece bir anlığına aklından geçti. Dohyun da onu görünce şaşkınlıkla göz kırptı.
‘Sen burada ne arıyorsun?’
O sorunun birden fazla anlamı vardı. Yarı şaşkınlık, “gerçekten bu derse mi katılıyor olabilir?” düşüncesiyle; yarı inkâr, “yok canım, imkânsız” diyordu. Biraz da rastlantının tuhaflığına şaşırmıştı.
“Ders programını karıştırdım…”
Bir anlığına çevresinden sempati dolu bakışlar aldı. Birinci sınıfın ilk döneminde ders kayıtlarını becerememiş, üçüncü sınıf öğrencilerinin aldığı bir derse yazılmıştı. Yine de okulu bırakmamış olması şanstı.
‘Dayan dostum.’
Bu, ona yöneltilen sempatik bir destek cümlesiydi. Ama Wooyeon bu kez gerçekten ağlayacak gibiydi. Belki bu defa okulu bırakmak doğru karardı? Bu düşünceyle sınıftan çıkmak üzereyken, tanıdık bir ses onu durdurdu.
“Hey, nereye gidiyorsun?”
“Huh? Şey… içecek almaya.”
Yalandı. Sadece Dohyun’la yalnız kalmamak için çıkmak istiyordu.
“Öyle mi?”
Dohyun gayet rahat bir şekilde cevap verdi ve yerinden kalktı. Dik omuzları, kendinden emin adımlarıyla o kadar karizmatikti ki, Wooyeon bir an donakaldı. Dohyun bir adım yaklaştı ve bir şey uzattı.
“Birinci katın sonunda bir kafe var.”
Elinde sıradan bir kredi kartı vardı. Kare şeklinde, ödemelerde kullanılan türden.
“Bana küçük bir Americano al, kendine de ne istersen al.”
Wooyeon’un gözleri kocaman açıldı. O sırada taşıdığı çanta, artık Dohyun’un elindeydi. Dohyun kibarca gülümsedi.
“Yolu bilmiyorsan birlikte gidelim.”
Doğal olarak, Wooyeon kafeye yalnız gitti. Birinin ondan bir şey istemesi, ya da onun için bir içecek ısmarlaması hayatında ilk kez oluyordu. Üstelik çantası da rehin alınmıştı.
“Çabuk geldin!”
Dohyun hafif bir tebessümle içecekleri aldı. Wooyeon teşekkür edip çantasına uzandı ama Dohyun onu yine durdurdu.
“Otur, etrafta kimse yok.”
Gerçekten de kimse yoktu. Yanındaki koltuk da tüm sınıf da bomboştu. Saçma bir durumdu ama Wooyeon’un buna diyecek sözü yoktu.
“….”
Sessizlik tam 10 dakika sürdü. Wooyeon, midesi bulanacak gibi hissediyor, elinden geldiğince telefona gömülüyordu. ‘Danny, sence okulu bırakmalı mıyım?’ diye yazdığı sırada, Dohyun nihayet konuştu.
“Tatlı şeyleri sever misin?”
Wooyeon’un getirdiği içeceğe bakıyordu. Pembemsi çilekli smoothie, olduğu gibi duruyordu. Wooyeon tereddütle başını sallayınca, Dohyun anlar gibi oldu ve kendi içeceğini uzattı.
“Oradaki her şey berbattır, Americano dışında.”
“Denemek ister misin?”
Wooyeon teklifi reddetti. Çilekli smoothie’nin içinde zerre kadar çilek tadı yoktu. Kafeye bir daha asla gitmemeye karar verdi. Bu sırada yazdığı mesaj da Daniel’e başarıyla ulaştı.
“Wooyeon.”
Bir anda irkildi. ‘Wooyeon’ ismi, nedense kulağına yabancı gelmişti. Kafasını çevirince, Dohyun ona gülümseyerek bakıyordu.
“Rahatsız mı ediyorum?”
Kesinlikle, evet doğru cevaptı. Bu sorunun ancak şimdi sorulmuş olmasına bile şaşırmıştı. Wooyeon cevap vermedi ama sessizliği onay olarak algılandı.
“Niye?”
Bu, sebebini sorgulayan bir soru değil; sadece devamının habercisiydi.
“Yoksa gülüşüm mü sahte geliyor?”
“Öhö!”
Wooyeon boğulurcasına öksürdü, başını yana çevirdi. Sanki içecek içmeden boğazına bir şey kaçmış gibiydi. Birkaç kez öksürürken, rengi soldu.
“Ah, rahatsız değil de tiksindirici mi o zaman?”
Dohyun sakince Wooyeon’un sırtını okşadı. Wooyeon birden ayağa kalkınca, elini geri çekip omuz silkti. Wooyeon hâlâ ara sıra kısa öksürükler çıkarıyordu.
“Bu kadar paniklemenin sebebi ne?”
“…Öyle değil.”
Boğazı jilet gibi yanıyordu. Şiddetle öksürürken gözleri sulandı. Dohyun, onu rahat bir ifadeyle izliyordu, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Şuna bakılırsa, karaciğerin pek küçükmüş, bu kadar telaş yapmaya değmez.”
“…. Özür dilerim.”
Wooyeon sessizce özür diledi ve yerine oturdu. Aslında başka bir sıraya geçmek istiyordu ama öğrenciler sınıfa doluşmaya başlamıştı. Eğer dikkat çekerse, gerçekten okulu bırakmak zorunda kalırdı.
“Sorun yok. Şaka yaptım sadece.”
“….”
“Öyle bakma. Küçük bir şakaydı.”
Dört yılda ne olmuştu böyle? Wooyeon’un tanıdığı Dohyun asla böyle çocukça şakalar yapmazdı. Ve lafı dolandıran biri de değildi.
“Gerçekten yüz ifadeni saklayamıyorsun.”
Dohyun durumu eğlenceli buluyor gibiydi. Wooyeon’un utanması, göz teması kuramaması ona sanki eğlence gibi geliyordu. Wooyeon sinirlenip tüylerini kabarttı.
“…Sana sık sık kötü bir karaktere sahip olduğunu söylerler, değil mi?”
Bu lafın ardından, Wooyeon pipetle çilekli smoothie’sinden bir yudum aldı. Sadece buz gibi su tadı vardı, azıcık çilek aromasıyla. Dohyun kısa bir an gözlerini büyüttü, sonra yumuşak bir tebessüm etti.
“Bir hoobae’den ilk defa duyuyorum bunu.”
Bu durumdan memnun görünüyordu. Gözleri kısılmış, düzgün dudakları hafifçe kıvrılmıştı. Beyaz ve düzgün dişleri bir an göründü. Zorlama gülüşlerinden tamamen farklıydı bu.
“İlk kez duymak güzel olsa gerek.”
Wooyeon mırıldandı ve kulak memesine dokundu. Aynaya bakmadan bile yüzünün kızardığını hissedebiliyordu. Bu, “öğretmen” yüzünden değil, utanmaktan oluyordu. Yanaklarına yürüyen sıcaklık sonunda yavaşça azaldı. Neyse ki, bundan sonra Dohyun konuşmayı sürdürmedi. Eskisi gibi gözlerini dikmedi, gereksizce gülmedi. Sadece bir defter açtı, kalemini çevirdi ve dalgınlaştı. Sanki Wooyeon’a bir problem vermiş de çözmesini bekliyormuş gibiydi.
“Seo…”
Seonsaeng-nim. Wooyeon kelimeyi yuttu. Yarım kalan cümle farklı bir biçime dönüştü.
“Sunbae.”
Zarifçe çevirdiği kalem birden yere düştü. Dohyun gayet rahat bir şekilde kalemi yerden aldı.
“Bana Hyung diyebilirsin.”
Derin gözleri Wooyeon’a odaklandı. Wooyeon, onun ifadesiz yüzünün başka birine aitmiş gibi göründüğünü düşündü.
“Sunbae demek istemiyorsan, Hyung de.”
‘Bana Seonsaeng-nim de.’ (Öğretmen demek)
İlk zamanlar Dohyun böyle demişti. Wooyeon hitapta tereddüt edince, sert bir ses tonuyla söylemişti. Yüz ifadesi ciddi olsa da, ardından gelen sözler daha yumuşaktı:
“Üniversiteye geçtiğinde bana Hyung diyebilirsin.”
“…Sonra.”
Wooyeon üniversiteye geçmişti. Ve nihayet ona ‘Hyung’ deme şansı vardı. Ama öğretmen–öğrenci ilişkisinden daha yakın bir kelime olsa da, artık aralarındaki mesafe çok daha büyüktü.
“Yani… bir şey mi söyleyecektin?”
“Sadece bir şey sorabilir miyim?”
Dohyun, “Sor bakalım” der gibi göz kırptı. Sessizlik, Wooyeon’un gerginliğini artırıyordu.
“Kaç yaşında Alfa olarak belirdin?”
Onun ne zaman Alfa olduğunu öğrenmek, Wooyeon’un elindeki son umuttu. Nadir olsa da, bazı insanlar yetişkin olduktan sonra belirirdi. Eğer Dohyun özel ders döneminde Alfa değilse, belki ayrıldıktan sonra olmuştur? Bu ihtimali hâlâ bırakmak istemiyordu.
“Belirdim…”
Dohyun sadece gözleriyle ona baktı. Bir an hatırlamaya çalıştı, sonra yumuşak sesiyle yanıtladı:
“On dört… Hayır, belki on beş.”
Wooyeon hayal kırıklığına uğramadı. Zaten öyle olmadığını hissediyordu. Bu yüzden bir düş kırıklığı yaşamadı.
“Çoğu insan ergenlikte belirir. Sen?”
“Ben de…”
Yine de biraz hayal kırıklığı hissetti. Değer verdiği o anılar, sanki sadece kendi kafasında güzelleşmişti. İçindeki enerji çekilmiş gibiydi. Bu yüzden, Dohyun’un orada olduğunu unutacak kadar dalgınlaştı. Göz kapakları düşmüş, yüzünde hüzün vardı. Dohyun alçak bir sesle mırıldandı:
“…Tuhaf.”
“Ne demek istiyorsun?”
Wooyeon nazikçe sordu ama aslında pek dikkat etmiyordu. Dohyun onu dikkatle süzdü ve yavaşça göz kırptı.
“Bilmiyor numarası yapıyorsun sandım.”
“Bilmiyor numarası mı?”
Doğrudan sormamıştı oysa. Ama Dohyun, sanki yüzündeki her ifadeyi okuyormuş gibi, birden sordu:
“Beni hatırlamıyor musun?”
***
Ç/N: Hoobae, özellikle okul veya iş ortamında, birinden daha az deneyimli ya da ondan sonra başlamış/mezun olmuş kişiyi ifade eder.
Seonsaeng: Öğretmen
bölüm için teşekkürler