The Hunter Gonna Lay Low [Novel] - Bölüm 11 - Yan Hikaye
Dünyanın sonuyla birlikte sistem de ortadan kalktı; yarık gününden bu yana ortaya çıkan her şeyin yok olduğu bir dünya serildi gözler önüne. İnsanlar, değişen günlük hayatlarına yavaş yavaş uyum sağlıyorlardı. Belki de en doğru ifade, dünyanın yarık günü öncesindeki zamanlarına geri döndüğüydü. Ancak geçmişe dönülmüş olsa bile, aradan geçen on yıldan fazla süre ve bu süreçte inşa edilen yeni yaşamın izleri olduğu gibi kalmıştı.
Kimileri sevdiklerini, kimileri işlerini kaybetmişti; kimilerinin ise hayatı tamamen değişmişti. Sistem, hem ortaya çıktığında hem de yok olduğunda, arkasında silinmez izler bırakmıştı.
İnsanların bu değişen hayata uyum sağlamaya çalıştığı günlerden birinde, sistemi yok eden asıl failler ise…
“Neden bulaşıkları elle yıkamak zorundayız ki? Sanayi tipi bir bulaşık makinesi koyalım diyorum işte. Yerimiz var.”
“Yer yok.”
Bir akşamdan kalma çorba restoranında tartışıyorlardı.
Eski duvar saati onu gösteriyordu. Tartışmanın fitilini ateşleyen Lee Sa-young, pembe plastik eldivenlerini takmış, toprak kâseleri sertçe ovuyordu. Eui-jae ise masaları silerken ona cevap veriyordu.
“Ayrıca, öyle bir makineyle kıyaslandığında, kendi ellerimle yıkamam çok daha hızlı. Senin becerin eksik olduğu için öyle geliyor.”
“Hah, toprak kâse yıkamanın ne gibi bir becerisi olabilir ki…”
“Yorulduysan bırak. Bulaşıklara yardım edeceğim dedin, ben de bir şey sandım.”
“Yorulmadım.”
“O zaman sus da temizce ov. Mutfağın ne kadar dar olduğunu görmüyor musun?”
“Dükkânı devralırken tadilat yapmalıydık. Parasını ödeyeceğimi söylemiştim.”
“Ne tadilatı? Bu haliyle havası çok daha güzel.”
Sa-young, başka çaresi yokmuşçasına başını salladı. Eui-jae elindeki bezi serip mutfağa göz attı. Sa-young’un o koca gövdesiyle lavabonun başında eğilip bulaşık yıkaması acınası görünüyordu. Eui-jae yanına gidip şöyle dedi:
“Sa-young, sen dışarı çıkıp yerleri süpür. Bulaşıkları ben bitiririm.”
“Ben de yapabilirim.”
“Biliyorum ama bir an önce bitirip eve gitmeliyiz.”
Sırtı sıvazlanınca Sa-young, yüzünü asarak plastik eldivenlerini çıkardı. Eui-jae uzatılan eldivenleri alacakken duraksadı. Önlüğünün cebindeki telefonu titriyordu.
‘Bu saatte kim arıyor?’
Eui-jae ekrana baktı ve şaşkın bir tonda, “Oh,” diye mırıldandı.
[Genel Müdür Ham Seok-jeong]
Ham Seok-jeong. Genel müdürlük görevinden ayrılmış ve artık inzivada yaşıyordu. Eui-jae ile ara sıra haberleşseler de yine de…
‘Bir şey mi oldu acaba? Ya da yine tuhaf tipler mi huzursuzluk çıkarıyor?’
Gecenin bu vaktinde aramasının sebebi neydi? Eui-jae gergin bir şekilde telefonu açtı.
“Efendim, merhaba…”
— Eui-jae.
“Buyurun, dinliyorum.”
— Bir köpek yavrusu sahiplenmeyi düşünür müsün?
“Efendim? Köpek yavrusu mu?”
Eui-jae boş bir ifadeyle soruyu tekrarladı, sonra telefonu kulağına daha iyi yerleştirdi. Karşı taraftan Ham Seok-jeong sakin bir sesle devam etti.
— Sokakta kalmış bir köpeği kurtardım, veterinere götürdüğümüzde hamile olduğu anlaşıldı. Meğer altı yavru doğuracakmış.
Sesin arka planında yavru köpeklerin mızmızlanmaları duyuluyordu. Yeni doğmuş altı yavru ve bir anne. Toplam yedi köpek. Yavru köpeklere bakmak kesinlikle zahmetli olmalıydı. Eui-jae yanağını kaşıdı.
“Çok fazlaymış…. Hepsine tek başınıza bakabilecek misiniz?”
— İşte bu yüzden seni aradım. Biraz daha büyürlerse sanırım benim için çok ağır olacak.
Ham Seok-jeong hafifçe iç geçirdi.
— Anneyi yanımda tutmaya niyetliyim ama yavruların hepsine bakmak zor görünüyor. Dizlerim pek iyi değil.
Genel müdürlük görevinden ayrıldığı güne kadar Ham Seok-jeong hep baston kullanmıştı. Yürüyebiliyordu ama koşması ya da zıplaması mümkün değildi. Nam Woo-jin onu iyileştiremez miydi? Eui-jae bunu dolaylı yoldan Jeong-bin’e sormuş ama sadece bilmediği cevabını almıştı. Cevap verirken yüzündeki o mahcup gülümseme hatırlandığında, kesin özel bir durum vardı…
‘Batı denizi yarığındaki yaralanması yüzünden diyorlardı…’
Eui-jae düşüncelere dalmışken telefondan Ham Seok-jeong’un yavru köpekleri sakinleştiren sesi duyuldu. Sordu:
— Etrafında sahiplenmek isteyecek birileri olup olmadığını sorabilir misin? Annelerinden ayrılmaları için bir ay daha beklemek gerekiyormuş. Uzmanlar, anneden çok erken koparılmalarının iyi olmadığını söylüyor.
“Tabii, soracağım.”
— Tamam, teşekkür ederim.
Ham Seok-jeong’un sesi, telefonu kapatacakmış gibi uzaklaştı. Eui-jae aceleyle onu durdurdu.
“Şey, bir ara uğrayabilir miyim?”
Hemen cevap gelmedi. Eui-jae kekeleyerek ekledi:
“Ah, özel bir işim olduğundan değil. Sadece… yavruları görmek ve belki temizliğe yardım etmek için.”
— …Haha, peki o zaman. Adresi biliyorsun, değil mi?
“Evet, hafta sonu kısa bir süreliğine ziyaretinize gelirim.”
Görünmese bile Eui-jae başıyla selam verip telefonu kapattı. Huu, derin bir nefes alıp telefonu cebine koyduğunda, yerleri süpüren Sa-young doğrulmuş ona bakıyordu.
“Genel Müdür Ham Seok-jeong mu?”
“Evet.”
“Köpek yavrusu mu?”
“Evet. Hepsini duydun değil mi? Yarın gelmek ister misin?”
Sa-young, uçları siyahlaşmış parmaklarını hareket ettirdi.
“Zehir tamamen temizlenene kadar olmaz. Yavrular ölebilir.”
Ah, doğru. Eui-jae pişmanlıkla dudak büktü. Sa-young elindeki süpürgeyi bir tur çevirip sordu:
“Hyung, hiç köpek besledin mi?”
“Hayır, henüz değil.”
“Hm…. Hiç beklemezdim.”
“Neden, daha önce beslemişim gibi mi duruyor?”
“Nedense öyle bir his verdi.”
“Ailem izin vermezdi. Tüylerinin döküleceğini söylerlerdi. Onun yerine, köpeği olan arkadaşlarımın evine çok sık giderdim.”
Birden üzerinde bir bakışın yoğunlaştığını hissetti. Eui-jae plastik eldivenlerini takarken duraksadı ve sordu:
“Hm?”
“Yok bir şey…. Sanırım hyung’un uyanış öncesindeki hikâyelerini ilk kez duyuyorum.”
“…Öyle mi?”
Eui-jae ensesini ovuşturdu. Gerçekten de anlatacak ne bir fırsat ne de bir sebep olmuştu. Sa-young yerleri süpürürken konuştu:
“Daha çok anlat. Merak ediyorum.”
“Ne, eski hikâyeleri mi?”
“Evet. Uyanış öncesi hikâyelerini.”
Uyanış öncesi. Eui-jae çok derinlere gömülmüş anılarını hatırlamaya çalıştı. Day of the Rift’ten bu yana on yıldan fazla zaman geçmişti ve o eski anıları bilerek gömmüştü. Özlem bir zehirdi ve geri dönülemeyecek bir geçmişi hatırlamanın faydasız olduğunu düşünürdü.
Ancak…
“Neyi merak ediyorsun?”
“Herhangi bir şey olabilir. Eskiden de kişiliğin böyle miydi, nelerle oynardın, bu tür şeyler.”
Şu an bu sakatat çorbası dükkânında karşı karşıya gelip sohbet edebiliyor olmaları, tamamen o geçmişin yardımı sayesindeydi. Başarısız olmuş ama başarının gübresi haline gelmiş anılar.
Bu yüzden Eui-jae, uzun zaman sonra ilk kez karmaşık duygular hissetmeden geçmişi hatırlayabildi. Çatlakların, canavarların ya da sistemin olmadığı; ailesi ve arkadaşlarıyla birlikte olduğu Cha Eui-jae’nin çocukluğu.
“Ben mi?… Oradan oraya koşturmayı seven bir çocuktum. Küçükken ailem beni futbolcu yapmak istemişti, çünkü durmadan koşuyormuşum.”
“Çocuk futbol kulübü mü? Sen de öyle bir yere gittin mi?”
“Evet. Eğlenceliydi. Ama sadece ilkokul sona kadar sürdü, sonra bıraktım.”
“Neden?”
“Ortaokula başlayınca derslere odaklanmamı söylediler. Zaten sporcu olmaya niyetim yoktu, ben de ‘tamam’ dedim.”
Sa-young gözlerini kısıp, “Hmm,” diye bir ses çıkardı. Oldukça ilgili görünüyordu.
“Peki, ya ortaokuldayken?”
“Her gün arkadaşlarımla top oynar, çıkışta dondurma iddialarına girer, teneffüslerde kantine koşardık. Arkadaşlarımla vakit geçirmeyi ders çalışmaktan daha çok severdim. Normal değil mi?”
“Hiç geç kaldın mı? Ya da devamsızlık yaptın mı?”
“Hayır. Her mezuniyetimde ‘üstün devamlılık’ ödülü alırdım. Bir kez bile okulu asmadım.”
Eui-jae gururla parmaklarıyla “V” işareti yaptı. Sa-young kıkırdadı.
“Ah, demek eskiden de çalışkanmışsın…”
“Ya sen?”
Lee Sa-young’un çölde kaybolduğu zamanki çocukluk anılarını bir anlığına görmüştü ama bunu doğrudan onun ağzından duymak istiyordu. Sa-young kısa bir cevap verdi.
“Sadece ailemle sürekli yurt dışını gezerdik. Bu yüzden anı denilebilecek pek bir şeyim yok…. Bir yerde asla uzun süre kalmazdık. Bazen bir yıl, bazen altı ay, bazen yine bir yıl, öyle giderdi.”
“Hey, bu ne şimdi? Ben o kadar uzun anlattım.”
“Bu gerçek.”
“En azından bir denge kurmalısın. Biraz daha anlat.”
“Duyan da bir şey emanet ediyorum sanacak. …Ah, bir şey hatırladım.”
Sa-young parmaklarıyla dudaklarına vurup gülümsedi.
“Söylenene göre küçükken çocuk modelliği yapmışım. Bir derginin kapağına çıkmışım ve çocuk kıyafetleri reklamında model olmuşum. Ben kendim hatırlamıyorum.”
“…Ciddi misin?”
“Söylentiler öyleyse doğrudur. Ama dediklerine göre hep asık suratlıymışım, o yüzden uzun sürmemiş…. Çocuk modellerin kocaman gülümsemesi gerekir ya, ben kovulmuşum.”
Tanrım, şimdi fena merak etmişti. Eui-jae elindeki toprak kâseyi sıkıca kavrayıp sordu:
“…İnternette arasak bulunur mu acaba? Hangi dergi olduğunu hatırlıyor musun? Kore’de mi yapılmıştı?”
“Bilmiyorum. Çocuk modeli olduğumu bile unutmuştum. Belki de Kore’dir.”
Sa-young, eline faraşı alıp dükkândan çıkarken düz bir tonda cevap verdi. Eui-jae başını tuttu. Lanet olası çöl. Neden masum insanları dövdüğü anıları göstereceğine, böyle anıları göstermemişti ki!
…Hayır, bekle bir dakika. Telefonunu çıkardı. Neyse ki bağlantıları vardı. Bilgi toplama kralı, Mackerel birader. Eui-jae plastik eldivenlerini çıkardı ve parmakları hızla hareket etmeye başladı.
[: Sa-young’un çocuk model olduğu zamanlara ait eski fotoğraflarını bulabilir misin? İstediğin ücreti öderim.]
“Mackerel birader” KWJDLWHSLDJÖSJSKSL