The Hunter Gonna Lay Low [Novel] - Bölüm 12 - Yan Hikaye
Kısa bir süre sonra Mackerel’ın kardeşinden cevap geldi.
: Eh?
: Lee Sa-young Bey eski bir çocuk model miymiş?
: Ciddi misiniz?
: Kaç yaşındayken?
…Kaç yaşındaydı acaba? Euijae başını yana eğdi ve cevap yazdı.
: Bilmiyorum.
: Çocuk işte, en fazla ilkokul çağındadır.
: Çocuk kıyafeti modeliymiş galiba.
: Kendisi de pek hatırlamıyor.
: Bir de dergi kapağına çıktığını söyledi.
Kapının arkasından plastik hışırtıları geliyordu; belli ki çöpleri atıp etrafı topluyordu. Mackerel’ın kardeşi hemen yanıtladı:
: Vay canına… Lee Sa-young Bey’in hayatı bayağı hareketliymiş.
: Tamamdır, isteğinizi aldım.
: Ama yarık günü öncesine ait verileri bulmak zor olabilir, lütfen kusura bakmayın~ ♡
Gerçekten de ne zaman konuşsalar lafı ağzından alıyordu. Euijae tam tatmin olmuş bir şekilde telefonunu cebine koyacakken bir bildirim sesi duyuldu. Ham Seok-jeong’dan gelen yavru köpek fotoğraflarıydı.
‘İnanılmaz!’
Euijae, tüylü ve tombul birer yumak gibi görünen yavru köpeklerin fotoğraflarını yana kaydırdı. Renk renklerdi: Siyah, kahverengi, siyah benekli beyaz, beyaz benekli kahverengi, düz beyaz ve krem rengi. Toplam altı tane.
Bir de anne köpeğin yatıp yavrularını emzirdiği bir fotoğraf vardı. Annenin tüyleri kahverengi, siyah ve beyaz karışımıydı; yavrular renklerini annelerinden adaletli bir şekilde devralmış gibi görünüyordu.
Fotoğrafların üzerinde bir mesaj belirdi:
: Şu krem rengi olan en küçüğü, emmeyi pek beceremediği için onunla özel olarak ilgileniyorum.
Lütfen sık sık fotoğraf gönderin… Euijae tam cevap yazacakken Sa-young sürgülü kapıyı açıp içeri girdi.
“Bulaşıkların ne kadarı kaldı?”
Euijae, kendisine yaklaşan Sa-young’un yüzüne telefonunu uzattı.
“Hey, şuna bak. Yavru köpekler. Çok tatlılar, değil mi?”
Sa-young şöyle bir göz ucuyla baktı, sonra hafifçe başını salladı.
“Evet, öyleymiş… tatlılar.”
“Bu ne şimdi? Neden bu kadar soğuk tepki veriyorsun? Tatlı değil mi?”
Beklediği tepki bu değildi. En azından ‘Evet, tatlıymış,’ demesini ummuştu. Ancak Sa-young sadece bir an bakmış ve sanki umursamıyormuş gibi davranmıştı. Sa-young’un Euijae’ye bakan yüz ifadesi ise belli belirsiz değişti.
Euijae’ye dikkatle baktı, sonra dudak kenarları yukarı kıvrıldı.
“Merak mı ediyorsun?”
“Ha? Evet. Köpekleri sevmiyor musun?”
O kalın dudaklar kulağına yaklaştı. Yine ne geliyordu? Euijae yutkundu. Alçak bir ses fısıldadı:
“Çünkü hyung, yavru köpeklerden çok daha tatlı.”
Nefesi kulağına değdi ve tüylerini diken diken etti.
“Deli misin sen! Ne biçim iğrenç laflar bunlar şimdi!”
Euijae, plastik eldivenli eliyle o geniş sırta bir tane indirdi. Plak! Gevrek bir sesle birlikte su damlacıkları her yere saçıldı.
“Hahaha!”
Sa-young kahkahalara boğuldu. Gülerken gözleri bile kısıldı, gerçekten çok eğlenmiş görünüyordu. Euijae salonu işaret etti:
“Geriye kalan masaları topla hadi!”
“Hahaha…. Ah, çok güldüm…. Tamam.”
Sa-young, hâlâ ara ara kıkırdayarak salona yöneldi. Euijae ise yanan yanaklarını ıslak elinin tersiyle ovuşturdu.
***
Ham Seok-jeong’un telefonundan sonra Euijae, onun evini düzenli olarak ziyaret etmeye başladı. İnternetteki tavsiyelere uyarak yanında bolca köpek çiş pedi ve mama götürüyordu.
“Yavru köpek, yavru köpek!”
Ne ara olduysa, Ha-eun da onlara katılmıştı.
Euijae, hoplaya zıplaya yürüyen Ha-eun’un elini tuttu ve hafifçe iç geçirdi.
Yavru köpeklerin fotoğraflarını gördükten sonra Ha-eun, yere yatıp tepinerek onunla gelmek için ısrar etmişti. Normalde sakin olan bu çocuğun böyle davranması karşısında Euijae’nin yapabileceği pek bir şey kalmamıştı.
‘Sürekli her istediğini yapmamak gerektiğini söylerler ama…’
Bu kadar tatlıyken nasıl hayır diyebilirdi ki? Sonunda Ham Seok-jeong’u arayıp ziyaret için izin istemişti.
— Yeğenin mi?
“Evet.”
— Akrabalarını bulabildin mi?
“Ah, hayır, öz yeğenim değil ama… ilişkisi teyze-yeğen gibi. Sakatat çorbacısı ninemizin torunu, onunla birlikte yaşıyor.”
Nene ve Ha-eun hâlâ ikisi birlikte yaşıyordu. Euijae her fırsatta uğrayıp mutfak masraflarını görüyor, ev işlerini yapıyor ve bazen yemek pişiriyordu. Aslında dördü birlikte taşınıp yaşamayı çok istemişti ama Sa-young bunu reddetmişti.
‘Olmaz. Zehir yüzünden. Tamamen temas olmaması daha güvenli.’
Bu doğruydu. Canavar kalıntılarından özel olarak üretilen gaz maskeleri ve eldivenler bile yetersiz kalabiliyordu. Sa-young, sıradan insanlarla temastan bizzat kaçınmayı seçmişti. Gereksiz bir kazaya sebep olmak istemediğini söylüyordu.
‘Eğer ben olmasaydım, kim bilir hali ne olurdu.’
İnsan tek başına yaşayamazdı; başkalarıyla ilişkiler kurarak yaşamalıydı. Eğer Cha Euijae olmasaydı, Sa-young belki de yetenekleri tamamen yok olana kadar yapayalnız yaşamak zorunda kalacaktı. Euijae telefonuyla oynadı.
‘Belki beş yıl sonra, dördümüz birlikte yaşayabiliriz…’
— ….
Telefonun diğer ucunda Ham Seok-jeong uzun süre sessiz kaldı. Euijae spor ayakkabısının burnuyla yeri eşelerken sonunda konuştu:
— Sen… gerçekten teyzene benziyorsun.
“…”
— Pekala, getir onu da.
Ha-eun’u ilk kez ziyarete getirdiği gün, Ham Seok-jeong ikisini de hafif bir gülümsemeyle karşılamıştı. Eskiden sadece bir fincan çay ikram ederken, o günden itibaren Ha-eun için basit atıştırmalıklar da hazırlamaya başlamıştı.
“Yavru köpek, yavru köpek!”
“Çok heyecanlıyız. Sevdin mi?” “Evet!”
Ha-eun zıplayarak asansöre bindi. Ham Seok-jeong, daha önce teyzesinin evinde geçici olarak kalırken, şimdi karşı daireyi satın almış ve oraya yerleşmişti. Burası Euijae için de tanıdık bir yerdi. Teyzesi Incheon şubesine tayin edildikten sonra burayı birkaç kez ziyaret etmişti.
Asansörden her indiğinde Euijae’yi tuhaf bir his kaplıyordu. Sanki geçmişe dönmüş gibi. Teyzesinin evinin şifresi değişmiş miydi? Bazen teyzesinin kapısını açma dürtüsüne kapılıyor ama hemen vazgeçiyordu. Ham Seok-jeong kesin duyardı ve bu zaten nezaketsizlik olurdu.
Ha-eun parmak uçlarında yükselip zile bastı. Neşeli bir sesle bağırdı:
“Öğretmenim!”
Kapı, köpek havlamalarıyla eş zamanlı olarak açıldı.
“Geldiniz mi? Girerken dikkat edin. Euijae, girerken Ha-eun’u kucağına al lütfen.”
Ham Seok-jeong üzerinde tişört ve rahat bir pantolonla duruyordu. Euijae, her zamanki gibi küçük güvenlik çitinin üzerinden atlayacakken ayağı havada duraksadı. Artık iyice büyümüş olan yavrular, kuyruk sallayarak koşturuyor, çite tırmanıyorlardı. Bazıları mızmızlanıyor, bazıları ise yüksek sesle havlıyordu. Euijae, Ha-eun’u kaldırıp koltuğa oturttu, sonra ayaklarına dolanan yavrulardan birini kucağına aldı.
“Vay canına…. Bayağı ağırlaşmışlar. Neden bu kadar çabuk büyüyorlar?”
“Öyle işte. Hem anne sütü hem de ek gıdaları birlikte aldıkları içindir herhalde. Huh…. Gerçekten güçten düşürüyorlar insanı.”
“Amca, köpek istiyorum!”
“Eh, bekle biraz.”
Euijae kucağındaki kahverengi yavruyu Ha-eun’a verdi. Ha-eun, gözleri parlayarak ona sıkıca sarıldı.
“Bekleyin bakalım. İçecek bir şeyler getireyim. Ha-eun, portakal suyu ister misin?”
“Evet!”
“Tamamdır.”
Ham Seok-jeong hafifçe gülümsedi ve mutfakta gözden kayboldu. Euijae, bacaklarına tırmanan yavruları savuşturup Ha-eun’un yanına oturdu. Anne köpek, sanki bekliyormuş gibi yanına yaklaşıp kuyruğunu dizlerine vurmaya başladı. Başını okşayınca dilini çıkarıp mutlu bir şekilde nefes nefese kaldı.
‘Ah, çok tatlı.’
Euijae, köpeğin başını ve boynunu kaşırken genişçe gülümsedi. O kaşıdıkça kuyruk sallanma hızı daha da arttı. Küçük yavrular da sanki “bizi de sev” dercesine bacaklarına yapıştılar. Tepsiyle gelen Ham Seok-jeong bu manzaraya güldü.
“Şimdi tam yaşın gibi görünüyorsun.”
“Efendim?”
“Demek istediğim, böyle görmek güzel. Köpekleri sevdiğini bilmiyordum.”
“Bilmemeniz normal. Avcı olarak aktifken köpeklerle pek karşılaşmıyordum. Ah, durun ben alayım.”
Euijae tepsiyi almak için kalkacakken Ham Seok-jeong başını salladı.
“Gerek yok. Bugün içecekleri elinde tutarak iç. Çocuklar dökebilir. Artık masaya çıkabiliyorlar.”
“Ah, evet. Doğru. Ha-eun, al bakalım.”
“Teşekkürler!”
Ha-eun meyve suyundan sadece bir yudum alıp hemen yavru köpekle oynamaya daldı. Euijae, Ha-eun’un payı dahil iki bardağı da aynı anda tutuyordu. Ham Seok-jeong yanına oturdu.
Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra konuyu açtı.
“Yakında sahiplendirecek birilerini aramaya başlayacağım. İkinci aşıları da bitti.”
“Altısını da verecek misiniz?”
“Şu en küçüğü görüyor musun? Onu anneyle birlikte ben büyütmeyi düşünüyorum.”
Bahsettiği, en küçük olan krem rengi yavruydu. Köpekle oynayan Ha-eun’un fotoğrafını çekerken Euijae başını salladı.
“Tamamdır. Güvenebileceğimiz insanlar bulmaya çalışacağım.”
“O halde teşekkür ederim.”
Yanına gelen anne köpeği okşarken Ham Seok-jeong sordu:
“Sakatat çorbası dükkanını tamamen devraldığını duydum. İşler yolunda mı?”
“Hmm, evet. Gayet iyi gidiyor.”
“Çalışmak eğlenceli mi?”
“Evet. Eğlenceli. Belki de tanıdık insanlara satış yaptığım içindir? Hahaha….”
“Buna sevindim.”
Euijae bir an tereddüt etti, sonra sordu:
“Seok-jeong Teyze, son zamanlarda nasılsınız?”
Genel müdürlük unvanı kalktığı için ona nasıl hitap edeceği konusunda zorlanmıştı. Bir süre düşündükten sonra “teyze” demeyi seçmişti. Ham Seok-jeong bu hitabı ilk duyduğunda gözlerini kocaman açmış, sonra hafifçe gülümsemişti. Bu, sessiz bir onaydı.
“Bilmem, şu köpeklerle uğraşmakla meşgulüm işte. Hayat bir şekilde akıp gidiyor.”
Euijae, koltuğun karşısındaki kapalı televizyonun ekranına yansıyan üç kişinin görüntüsüne baktı. Bundan sonra onunla baş başa konuşacak bir vakit bulabilecek miydi? Aradaki bağ olan yavru köpekler gittiğinde, bu evi hâlâ ziyaret edecek miydi?
‘Belki de sadece ara sıra birbirimize hâl hatır sorarız.’
Belki de bu son şansıydı. Euijae yumruklarını sıktı ve ağzını açtı.
“Teyze. Teyzemin evine gitmek istiyorum. …Hye-kyung Teyze’nin evine.”
“…”
Seok-jeong’un köpeği okşayan eli aniden durdu.