The Hunter Gonna Lay Low [Novel] - Bölüm 2
Kalpler birleşirse bedenlerin de birleşeceğine dair bir söz vardı. Yoksa tam tersi miydi? Dürüst olmak gerekirse, bunun pek bir önemi yoktu. Cha Eui-jae şu anda dikkatini dağıtmak için beynini rastgele düşüncelerle zorluyordu.
‘Gerçekten aklımı kaçırıyorum.’
Lee Sa-young’un yatak odasındaki devasa yatağında, tahta bir bebek kadar kaskatı kesilmiş bir halde yatıyordu. Elleri mide boşluğu üzerinde düzgünce birleştirilmişti. Onu gören herkes, lanetli bir pozisyonda donup kaldığını düşünürdü. Elinde bir şarap şişesi ve iki kadehle içeri giren Sa-young, gözlerini kıstı.
“Ne yapıyorsun?”
“Bekle… derin düşüncelere daldım. Neden şarap getiriyorsun?”
“Öylesine, keyfim yerinde.”
Karnı doymuş bir kedi kadar memnun görünen Lee Sa-young’un yüzünü gören Eui-jae’nin vicdanı çığlık atıyordu.
“Kalk bakalım.”
Sa-young şarabı bıraktı ve elini uzattı.
Hayır, kalkmak istemiyorum.
Ama uzatılan eli havada bırakmak ayıp hissettiriyordu. Sonunda Eui-jae, Sa-young’un elini tuttu ve doğruldu. Sa-young kadehe kırmızı şarap doldurup ona uzattı.
“Al. İç.”
Hayır, içmek istemiyorum.
Ama eli iradesine ihanet ederek kadehi kabul etti. Eui-jae genel olarak Kore mutfağını Batı mutfağına, sojuyu da şaraba tercih ederdi. Elbette bunların hepsi bahaneydi. Sa-young ona ne verirse yerdi. Yemek seçen biri değildi. Sadece bu tuhaf atmosfere dayanamıyordu.
Sa-young gözlerini kısıp Eui-jae’yi süzdü.
“Hmm… neden bu kadar tuhafsın? Özellikle bugün.”
“Ne, ne tuhafmış?”
“Neden bu kadar gerginsin? Daha önce hiç birlikte uyumamışız gibi davranıyorsun?”
Elbette öyle değildi. İkisi pratik olarak Sa-young’un evinde birlikte yaşıyorlardı ve her ikisi de evde olduğunda her zaman aynı yatağı paylaşıyorlardı. Aslında Eui-jae başlangıçta, çorbacıda ve eski evinde odası olduğu için yük olmak istemediğini söyleyerek diretmişti ama Sa-young onu sertçe susturmuştu.
‘Eğer beni kendi ellerinle tutuklayıp hapse atmak istiyorsan, buyur yap.’
Bu, eğer birlikte yaşamazlarsa kendisini tutuklatmak için bir suç işleyeceğine dair bir ilandı. Eui-jae, duyduğu bu yeni nesil tehdit karşısında teslim olmuştu. Pekâlâ, birlikte uyuyalım be herif!
Birlikte yaşamaları böyle başlamıştı. Pado Loncası’nın eski lideri ve şimdiki serbest avcı Lee Sa-young, yapacak işi olmadığında çorbacıya müşteri olarak gidiyor; eski 1. Sıra kahraman ve çorbacının şimdiki sahibi Cha Eui-jae ise saygın bir işletme sahibine dönüşüyordu.
Sabah birlikte işe gidiyor, akşam birlikte eve dönüyor ve aynı yatakta uykuya dalıyorlardı. Her tatlı çiftin hayalini kuracağı sevgi dolu bir hayattı bu.
Ama bugün bu kadar gergin olmasının sebebi…
Kadehler tokuşarak berrak bir ses çıkardı. Sa-young’un heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Kadehi yan masaya bıraktı ve Eui-jae’nin yüzünün her yanını öpücüklere boğdu. Kendine has tatlı kokusu şarap kokusuyla karışarak normalden daha zengin bir aroma yaratıyordu. Aklımı kaçıracağım. Eui-jae omuzlarını silktiğinde Sa-young kıkırdadı.
“İlk kez mi öpüşüyorsun? Neden bu kadar kaskatısın?”
“Hey, bu durum ondan farklı.”
“Farklı olan ne?”
Karanlık bir el yan tarafına süründü. Eui-jae ürperdi.
“Şey, böyle… havaya girdiğinde, biraz şey…”
“Gergin misin?”
“Sanırım… biraz tuhaf hissettiriyor.”
Dolgun dudaklar yumuşakça yaklaştı. Ah… Dilleri birbirine dolandı ve şarap kokusu daha da güçlendi. Eui-jae başını hafifçe yana eğdi. Tüm duyuları Sa-young’un her hareketine tepki veriyordu. O kendinden geçerken, büyük bir el tişörtünün altına süzüldü, belini ve göğsünü okşadı. Bu doğal bir dokunuştu.
Ancak bu dokunuş onu gerçekliğe döndürdü. Eui-jae hızla geri çekildi.
“Hey, bir dakika…”
Soğuk parmaklar durmadı ve göğüs uçlarını ovuşturdu. Bu hemen hazza yol açan bir uyarılma değildi ama o gıdıklanma hissi tuhaf gelmişti. Eui-jae boynunu büktü.
“Ah…”
Sa-young ellerini ustalıkla hareket ettiriyor, vücudunun her yerini yoklayıp okşuyordu. Lanet olsun, neden bu kadar becerikli? Ellerinin değdiği her yerde bir sıcaklık yükseliyordu. Nefesi yavaş yavaş ağırlaştı ve ardından o el kıyafetlerinin altından çıktı. Sa-young yatakta yatan Eui-jae’nin bacaklarının arasına diz çöktü.
“Pantolonunu çıkarabilir miyim?”
İzin istemekle zahmet etme. Eui-jae koluyla gözlerini kapattı ve hafifçe başıyla onayladı. Bir kıkırtıyla birlikte, bir el beline uzandı. Gri eşofman altı kolayca aşağı çekildi; iç çamaşırı ve çıplak bacakları açığa çıktı.
Karanlık bir el ayağını avuçladı ve ayak parmaklarının üstünü öptü. Çok şefkatli bir öpücüktü. Eui-jae titredi.
“Hey! Neden ayaklarıma bunu yapıyorsun…”
“Çünkü… istiyorum.”
Sa-young öpmekle kalmadı. Karanlık dilini çıkardı ve her bir ayak parmağını yaladı. Islak dilin parmak aralarına girdiği o his, Eui-jae’nin nefesinin kesilmesine ve belini bükmesine neden oldu.
Lee Sa-young delirmişti. Kesinlikle delirmiş olmalıydı.
O ıslak, gıdıklayıcı his zihnini uyuşturdu. Eui-jae, dilin her dokunuşunda bacaklarını seğirtiyordu. Ayak parmakları sürekli içe kıvrılıyordu.
Gıdıklayıcıydı ama tuhaf bir şekilde iyi hissettiriyordu. Lanet olsun, kafam çalışmıyor. Ağırlaşan nefesi giderek hararetli bir hal aldı.
Taban kavisini ovalayan el, ayak bileğini çekti. Aynı anda bacakları katı bir şeyin üzerine yerleştirildi. Doğal olarak bacakları ve beli havada asılı kaldı; o katı dizler ve uyluklar boşluğu doldurdu. Baldırlarından karıncalanma gibi bir acı geçti. Eui-jae irkilerek kolunu indirdi.
Sa-young, omuzlarına asılmış olan baldırlara dişlerini geçirerek ona tepeden bakıyordu. Mor gözleri yoğun bir şekilde parlıyordu.
“Hyung.”
O anda Eui-jae nasıl göründüğünü fark etti. Tişörtü göğsüne kadar sıyrılmıştı ve bacakları Sa-young’un omuzlarının üzerinden iki yana açılmıştı. Eui-jae’nin yüzü kıpkırmızı oldu. Çok açık bir pozisyondu. Hiçbir şeyi saklayamıyordu. Ne kızarmış yüzünü ne iç çamaşırındaki kabarıklığı ne de titreyen bacaklarını. Hiçbir şeyi.
O an zihni bomboş oldu. Beyni aşırı utanç nedeniyle durduğunda, ilk olarak o en ilkel içgüdü, yani hayatta kalma içgüdüsü devreye girdi.
Eui-jae’nin bacakları esnek bir şekilde hareket etti ve Sa-young’un tutuşundan sıyrıldı. Ve havada ivme kazanarak;
KÜT!
Bir şeye vurdu. Oldukça şiddetli bir darbe sesi yankılandı. Bir dakika. Bacağını uzatmış olan Eui-jae aniden kendine geldi.
Az önce bir şeye mi vurdum?
Eui-jae titreyen gözlerle topuğunun çarptığı yere baktı. Topuğu tam olarak Sa-young’un yan tarafındaydı.
“…” “…”
Cehennemi bir sessizlik çöktü. Bu delilik. Ben gerçekten kaçırdım mı? Eui-jae hızla doğruldu ve Sa-young’un omuzlarını yakaladı.
“Sa, Sa-young-ah, iyi misin? Ah siktir, gerçekten özür dilerim, çok gergindim. Ah lanet olsun, aklımı kaçırıyorum. İyi misin? Acıyor mu? Çıkar üstünü, bir bakayım.”
“…Hyung.”
“Hı, hı. Sa-young-ah. Konuş benimle.”
“Ben…”
“Hı, hı…”
“…biraz acıyor.”
Sa-young’un üstünü parçalarcasına çıkarmak üzere olan Eui-jae, başını hızla kaldırdı. Solgun teninden soğuk terler damlıyordu. Sa-young, topuğunun çarptığı bölgeyi tutuyor ve iki büklüm olmuş duruyordu. Eui-jae yerinden fırladı.
“Sa-young-ah!”
Bittim ben.
Eui-jae kolunu Sa-young’un omuzlarına doladı, pantolonunu eşeleyip telefonunu çıkardı. Birkaç çalıştan sonra karşı taraf cevap verdi.
—Evet, ben A small miracle Min-g…
“119!”
—Efendim?
“Lütfen 119’u ara! Çabuk!”
O anda karanlık bir el Eui-jae’nin bileğini yakaladı. Sa-young ona sert gözlerle baktı.
“Lanet olsun… 119 değil. Haberlere çıkmasını mı istiyorsun?”
“Ne? O zaman ne yapayım!”
“Nam Woo-jin…”
Eui-jae aciliyetle bağırdı.
“Seowon Loncası! Lütfen beni Öğretmen Nam Woo-jin’e götür!”
—Efendim? Müşteri Bey, şu an bir suçluyu yakalamak için gizli görevdeyim.
“Ah, ben onu yakalarım o yüzden çabuk ol!”
—Ha?
Eui-jae gözlerini sımsıkı kapattı ve bağırdı.
“Ölmek üzere o!”
***
“Demek… ölmek üzere.”
Nam Woo-jin yataklarda yatan iki kişiye bakarak sordu.
“Hangisi ölmek üzere?”
Romantic Opener ve Lee Sa-young ayrı yataklarda yatıyorlardı. Kapıyı aceleyle açmış olan Romantic Opener aralıklı olarak öğürüyor ve ter döküyordu; Lee Sa-young ise burada olduğuna inanamıyormuş gibi boş gözlerle tavanı seyrediyordu.
Romantic Opener’ın durumunun daha kötü olduğu herkesin görebileceği bir gerçekti. Seowon Loncası’ndan bir üye içeri girdi ve Romantic Opener’ın yatağını dışarı çıkardı. Bir zombinin iniltilerini andıran sesler yavaş yavaş soldu. Eui-jae ve Seo Min-gi saygıyla ellerini önlerinde birleştirip Nam Woo-jin’in kararını beklediler.
Sandalyeye oturan çocuk monitörü açtı. Lee Sa-young’un kaburgalarının röntgeni net bir şekilde belirdi. Omurgası ne kadar da düzmüş. Eui-jae, Sa-young’un omurgasına hayran kalıyordu.
Nam Woo-jin çenesini bir eline dayadı ve röntgeni yakınlaştırdı. Fare imleciyle bir noktayı işaret etti.
“Burada, görüyor musunuz?”
Mat beyaz kaburga kemiği üzerinde ince, gri bir hat görünüyordu. Nam Woo-jin imleçle gri hattın etrafına sarı bir daire çizdi.
“Bu bir kırık.”
Kı… rık mı?
Şakağından bir damla soğuk ter süzüldü. Seo Min-gi yerinden fırladı.
“Bu nasıl oldu! Durumu ciddi mi? Ameliyat gerekiyor mu? Lanet olsun, eğer Lonca Lideri ölürse maaşlarımızı kim ödeyecek!”
“Artık Uyanmış Yönetim Bürosu’nun bir parçasısın.”
“Ah doğru ya. Artık buna ihtiyacım yoktu…”
Seo Min-gi mekanik endişelerini kesti ve sessizce koltuğuna oturdu. Nam Woo-jin sanki başı ağrıyormuş gibi şakaklarını ovdu.
“Kırık sadece bir kemiğin tamamen kopması demek değildir. Kemikteki bir çatlak da kırıktır.”
Fare imleci o silik gri hattın etrafında bir kez daha döndü.
“Yani, burası. Kaburgada bir çatlak var. Çok küçük bir çatlak. Bu yüzden, bu bir kırıktır.”
Ç/N: Puhahahaha, zaten normal olmanızı beklemiyodum 😀
ÇAÖZÖXMXMXMXMCNDKELEŞÜWÜSEOELDŞXŞCÖCMCMMFLDŞWİWİWİE SA-YOUNG AŞKIM İŞİN ÇOK ZOR
Allah için sevişmeyin yoksa biriniz ölücek SJSNDNDJDJJDJSJDJDJDJD
BİLİYODUM BÖLÜNECEĞİNİ AMA BÖYLE BEKLEMİYORDUM QPWJQPQIEĞKRĞWIWĞRIWĞQOWĞR SA-YOUNG’UM NASIL DA ŞOK OLMUŞSA BOŞ BOŞ TAVANI İZLİYO
PATLATMAYIN AMK YA DNMDCMSKMCSK KKDSK LD