The Hunter Gonna Lay Low [Novel] - Bölüm 13 - Yan Hikaye
Euijae kararlı bir şekilde konuşmaya devam etti.
“O evle de Bayan Seok-jeong ilgileniyor, değil mi?”
“Evet, doğru.”
“Eğer sakıncası yoksa…”
“Sakıncası yok ama başka bir gün bakalım, bugün değil.”
“Ha? Neden ki…”
Bakışları, kanepede bir ileri bir geri yuvarlanarak yavru köpeklerle boğuşan Haeun’a takıldı. Ah. Euijae kucağındaki meyve suyu bardağını kenara koydu ve Haeun’un dağılmış saçlarını düzeltti. Dokunulduğu anda Haeun kıkır kıkır gülmeye başladı.
“Gıdıklanıyorum!”
Ham Seok-jeong da Haeun’un peşinden alçak sesle güldü.
“Haha, bugün görünen o ki konsantre olman pek mümkün olmayacak.”
“…Bu da doğru.”
Euijae mahcup bir şekilde gülümsedi. Ham Seok-jeong, Haeun’a sıcak bakışlarla bakıyordu.
“Yavruların hepsi sahiplendirilmek üzere gönderildikten sonra tekrar gel. Elin boşaldığı bir zaman.”
“Ah, peki. Haeun, biraz daha meyve suyu ister misin?”
“Hayır!”
“Bardakları mutfağa götürüyorum. Teyze, seninkini de ver lütfen.”
“Tamamdır, sana zahmet.”
Euijae elinde üç bardakla mutfağa yöneldi. Mutfak, tıpkı sahibinin kişiliğini yansıtır gibi, en ufak bir dağınıklık olmadan tertemiz düzenlenmişti. Suyu açıp bardakları yıkamaya başladı. Oturma odasından Haeun’un heyecanlı sesi, yavruların havlamaları ve Ham Seok-jeong’un huzurlu sesi geliyordu.
“Teyze, gitmeden önce ev işlerine de bir el atayım.”
“Gerek yok. Yapılacak pek bir şey yok zaten.”
“En azından biraz temizlik yapayım. Sorun değil. Sen Haeun’a göz kulak ol yeter.”
Euijae kuru bir bez alıp lavabodan başlayarak her yeri tek tek silmeye başladı. Temizliğe odaklanmışken aniden mutfağa göz gezdirdi. Tüm tabaklar, kaşıklar ve yemek çubukları sadece tek kişilikti. Bardaklar bile başlangıçta sadece kâğıt bardaktı; Haeun’un geleceğini duyunca yenileri alınmıştı. Eğer onlar gelmeyi bırakırsa, her şey tekrar tek kişiliğe dönecekti.
‘Acaba tek başına iyi olacak mı?’
Onun güçlü bir insan olduğunu biliyordu. Yine de yapayalnız yaşamak fazla sessiz değil miydi? Batı Denizi Yarık’ında dayanılması en zor şey yalnızlıktı.
Yalnızlık insanı çürütürdü. Kişi ne kadar güçlü olursa olsun.
Euijae ıslak ellerini gelişigüzel pantolonuna sildi ve oturma odasına geçti. Ham Seok-jeong, kucağında bir yavru köpekle uyuyakalmış olan Haeun’u seyrediyordu.
“Uyudu mu?”
“Evet. Küçük çocuklar gerçekten de çabuk uykuya dalıyor.”
O yumuşak gülümseme yabancı geliyordu. Euijae, mızmızlanarak yanına sokulan yavruların arasına oturdu ve yumuşak tüylerini okşadı. Bir an tereddüt etti, sonra ağzını açtı.
“Teyze, burada tek başına yaşamanın özel bir sebebi var mı?”
“Hm?”
“Benim dışımda kimseyle görüşmüyorsun. Jung-bin’in aramalarına bile cevap vermiyorsun.”
“…”
“Mutlaka bir bildiğin vardır ama…”
“Euijae.”
Euijae şaşkınlıkla başını kaldırdı. Ham Seok-jeong ona huzurlu bir yüzle bakıyordu.
“Cevabı gerçekten bilmiyor musun?”
“Efendim? Ah, şey…”
“Öyle mi? Demek öyle.”
Bakışlarını oturma odasının penceresine çevirdi. Ardından gelen kelimeler ise beklenmedikti.
“Sa-young’a sormaya ne dersin?”
“Sa-young’a mı?”
Lee Sa-young ismi neden burada geçmişti? Euijae şaşkın bir ifadeyle bakarken Ham Seok-jeong hafifçe güldü.
“Bunu söylersem kesin hoşuna gitmez ama biz aslında birbirimize oldukça benziyoruz.”
“…”
“Bu yüzden benden kaçıyor. Kendi türüne karşı duyulan bir nefret mi yoksa başka bir şey mi, bilemiyorum.”
Taşındıktan sonra mı benziyorlar? Lee Sa-young’un yüzü hayal meyal gözünün önüne geldi. Her zaman keskin sözler savuran o güzel yüz. İşini iyi yapıyordu ama bir genel müdürle kıyaslanabilir miydi… Bu kafa karışıklığı yüzüne mi yansımıştı? Ham Seok-jeong eğleniyormuş gibi ağzını kapatarak güldü.
“Üzerinde bu kadar derin düşünülecek bir şey mi?”
“Hayır, sadece benzer olup olmadıklarını düşündüm de…”
“Olabilir. Her neyse, eğer çok düşünmene rağmen bulamazsan o velete sor. Hahaha… Belki de tek seferde tahmin eder? Garanti veririm.”
Tam o sırada Euijae’nin telefonu titredi. ‘İti an çomağı hazırla’ misali, gelen mesaj Lee Sa-young’dandı.
: Ne zaman geliyorsun?
“Ah, vakit gelmiş… Ben artık müsaadenizi isteyeyim.” “
Peki. İyi yolculuklar. Tarih belli olduğunda haber ver.”
Euijae, Haeun’u kucağına alıp çıkışa yöneldi. Ham Seok-jeong onları el sallayarak uğurladı. Euijae saygıyla eğilip evden çıktı.
***
Eğer cevabı bulup bulamadığımı sorarsanız, ‘Hâlâ hiçbir fikrim yok.’ Lee Sa-young’a sorup sormadığımı sorarsanız, ‘Sormadım.’
Sa-young’a sorma işini son seçenek olarak erteledi. Konu iki teyzesiyle ilgili olduğu için cevabı kendisi bulmak istiyordu. Ancak ne kadar düşünürse düşünsün mantıklı bir sebep bulamıyordu.
‘Gerçekten neden? İrtibatı sürdürürse avcılar tarafından rahatsız edilmekten mi korkuyor? Yoksa sadece huzurlu bir hayat mı istiyor?’
Akşamdan kalma çorba dükkanında temizlenmiş küçük odasının zeminine kaymaz matları, battaniyeleri ve çiş pedlerini özenle yerleştirirken bunları düşünüyordu. Kapı eşiğine yaslanmış onu izleyen Sa-young, elinde bir güvenlik çiti getirdi.
“Al bakalım.”
“Teşekkürler.”
Duvara idrar sıçramasını önlemek için battaniyeyi duvara sabitledi ve çiti kurdu. Küçük odanın kapısının önüne de çiti titizlikle yerleştirdi. Burası geçici bir yuva olarak oldukça uygun hale gelmişti. Euijae ayağa kalktığında Sa-young telefonunu kaldırdı.
“Arayayım mı?”
“Ah, evet. Lütfen.”
Kısa süre sonra restoranın ortasında kahverengi bir kapı belirdi. Seo Min-gi, üzerleri örtülü iki büyük taşıma kafesiyle ortaya çıktı; gözünde ise güneş gözlükleri vardı.
“Tünaydın müşteri ve eski dükkân sahibi. Sipariş ettiğiniz yavrular geldi.”
“Merhaba—uub. Öğğk.”
“Sa-young, şu zarfı Romantic Opener Bey’e ver.”
“Hah…”
İç geçirmesine rağmen Sa-young, elinde siyah bir poşetle yaklaştı.
“Şimdi bir de eski çalışanla mı uğraşacağım… Gerçekten mi? Harika.”
Kendi elleriyle siyah poşeti Romantic Opener’ın kulağına astı. Bu ‘özenli’ muamelenin ardından Romantic Opener’ın öğürmesi daha da şiddetlendi.
Seo Min-gi’nin yaptığı hizmetlerle ilgili dırdırını yarım yamalak dinleyen Euijae, kapının ardına baktı. Orada geniş bir bahçe gibi bir yer görünüyordu ve Ham Seok-jeong güneş gözlükleriyle duruyordu. Gülümseyerek el salladı ve yavaşça gözden kayboldu.
Seo Min-gi, kafesleri hiç sarsmadan küçük odaya indirdi. Beş yavru, iki kafese ikişer üçer doluşmuş, birbirlerine sokulmuşlardı. Örtüler açılıp kapaklar aralanınca hareketlenmeye başladılar. Bazıları, Euijae’nin kokusunu hatırlıyormuş gibi hemen mızmızlanarak ona sokuldu.
“Ooo, müşteriyi tanıdılar mı? Akıllı yumurcaklar.”
“Öyleler.”
Euijae gülümseyerek tombul yavruları okşadı. Romantic Opener’ın ‘öğğk’ sesleri arka plan müziği gibi yankılanıyordu. Akşam saatlerinde, restoranın duvarındaki avcı imzalarının yanına sevimli yavru köpek fotoğrafları eklendi.
Bu yavrular için ömürlük yuva aranıyor.
Buna benzer bir yazı da eklendi.
‘Onları yabancılara göndermek güvensiz hissettiriyor, kontrol edilecek çok şey var… Ama müdavim müşterilerse, kesinlikle güvenilirlerdir.’
Hassas avcılar, yavru köpek fotoğraflarının eklendiğini hemen fark ettiler.
“Ha? Sahiplendirme mi yapıyorsunuz?”
“Evet, tanıdığım biri sokak köpeği kurtarmış, hamile olduğu ortaya çıkmış. Yavrular anneyle büyüdü, sütten kesildiler ve ikinci aşıları da bitti.”
“Ah, demek o mızmızlanma sesleri onlardan geliyordu. Buradalar mı?”
“Şu küçük odadalar.”
“Bakabilir miyiz?”
“Bakabilirsiniz ama kapıda çit var, devirmemeye dikkat edin.”
Müdavimlerin sadece çorba içip gittikleri rutinlerine artık yeni bir şey eklenmişti: Çorbayı içip, gitmeden önce yavruları sevmek.
“Vay canına, şuna bak. Çok ağır, tam bir general olacak tip var bunda.”
Bae Won-woo, tombul siyah yavruyu kucağına alıp hayranlıkla inceledi. Salonda oturan Sa-young’a gösterdi.
“Şuna bak Sa-young. Çok şişko!”
Sa-young çenesini eline dayamış, düz bir sesle cevap verdi.
“Tabii öyle olur… Diğer yavruların yemeğini çalan o çünkü.”
“Ne!”
Güvenlik gerekçesiyle Sa-young yavrulara üç metreden fazla yaklaşmıyordu. Bunun yerine, odaya bir evcil hayvan kamerası kurmuştu ve boş vaktinde oradan izliyordu. Boş vakti çok olduğu için köpek bakımıyla ilgili dikkat edilmesi gerekenleri ve eğitim videolarını da araştırıyordu. Öyle ki, YouTube algoritması tamamen köpek eğitim videolarıyla dolmuştu.
Euijae, Sa-young’un tabletten yavruları takip etmesini hayranlıkla izledi.
“Gerçekten çok titizsin.”
Sa-young siyah parmaklarıyla tabletin ekranını kaydırırken cevap verdi.
“Asıl sen çok dikkatsizsin. Ham Seok-jeong söyledi diye hepsini hemen buraya getirdin.”
“Ama o, böyle şeyleri öylesine isteyecek biri değil.”
“Ya sahiplenilmeyen olursa ne olacak? Onlarla sonsuza dek birlikte mi yaşayacaksın?”
Sanki bunu hiç düşünmemiş gibiydi. Euijae, her ihtimale karşı bahçeli geniş bir ev bakmayı bile aklından geçirmişti. Ancak niyetini dile getiremeden Sa-young gözlerini kısıp ona sertçe baktı.
“Sakın öyle bir niyetin olduğunu söyleme. Bahçeli ev alalım falan da deme.”
Lanet olsun, zihin okuyucu mu bu? Euijae dudak bükerek yavruları sakinleştirdi.
“Öyle değil, zaten sahiplenmek isteyen birkaç müşterimiz var. Sahiplenmek isteyenlerin sayısı yavruların sayısından fazla. O yüzden onları buraya getirdim.”
“Aha… öyleyse tamam.”
Sa-young, etrafı yavrularla çevrili Euijae’nin fotoğrafını çekerken konuştu:
“Birçok insanla tanışmalarına izin verilmeliymiş; ödül maması verilerek ve doğal bir şekilde dokunularak. İnsan dokunuşuna alışırlarsa sosyal birer köpek olurlarmış.”
“Sosyalleşme eğitimi bile mi gerekiyor?”
“Öyle görünüyor. İnsanlarla etkileşime girmenin iyi şeyler getirdiği algısını yerleştirmek gerekiyormuş…”
Birden Euijae başını kaldırıp Sa-young’a baktı. Sa-young başparmağıyla telefonun ekranını kaydırıyordu.
‘Düşününce, ikinci dünyadaki Lee Sa-young ile bu çocuğu kıyaslarsak…’
İkinci dünyadaki Lee Sa-young, Cha Euijae’nin yanından asla ayrılmazdı, bu yüzden başkalarıyla neredeyse hiç ortak noktası yoktu. Jung-bin’i bile bir baş belası olarak görürdü.
Aksine, bu çocuk bir lonca lideri rolünü üstlenmişti ve diğer avcılarla oldukça iyi ilişkiler kuruyordu, değil mi? Ah! Demek sosyalleşmenin önemi buydu. Euijae burnunun ucunu ovuştururken garip bir tatmin hissetti.
Aynı anda Sa-young bir şey hissetmiş gibi başını alaycı bir şekilde yana eğdi.
“Ne düşünüyorsun?”
“Ha? Eh? Hi-hiçbir şey düşünmüyorum.”
“Yalan söyleme konusunda çok berbat olduğunu söylemiştim.”
“Ah, hayır, ondan değil.”
Sa-young hızla yaklaştı ve çitin üzerinden Euijae’nin elini yakaladı. Kısık gözleri Euijae’yi süzdü.
“Ne düşünüyorsun? Dürüst ol.”
“Düşünmüyorum diyorum… ah, gıdıklanıyorum!”
Siyah el, Euijae’nin belini ve yanlarını acımasızca gıdıklamaya başladı. Euijae kafasını sallayarak kahkahalara boğuldu.
“Ah, tamam, pes ediyorum!”
Ancak elleri durmadı. Sa-young, Euijae gülmekten bitap düşüp vücudu gevşeyene kadar gıdıklamaya devam etti, sonra durdu. Ardından dudaklarını Euijae’nin yanağına mühür basar gibi sertçe bastırdı.
“Ceza.”
“Ne cezası be…”
“Sadece yavruları ve başka şeyleri düşündüğün için ceza.”
Seni düşünüyordum aptal.
Euijae itiraz edemeden o kalın dudaklar onu susturdu.
‘Ah, neyse.’
Euijae gözlerini kapattı.
Dndkdjakjs olmo kaddddaarrrrr tatlilarrkii