The Hunter Gonna Lay Low [Novel] - Bölüm 14 - Yan Hikaye
Yavru köpeklerin akşamdan kalma çorba dükkanına vardığı haberini alan Ha-eun, okul biter bitmez soluğu orada aldı. Küçük odada yavrularla yuvarlanıp oynamaya başladı. Eui-jae ve müdavim müşteriler, doğal olarak bu manzarayı memnuniyet dolu gülümsemelerle izlediler. Ha-eun gözleri parlayarak sordu:
“Çok tatlılar! Amca, hepsine sen mi bakacaksın?”
“Hayır, iyi sahipler bulup onları göndereceğim. Şimdilik geçici olarak misafir ediyoruz.”
“Biz baksak olmaz mı?”
“Hm?”
“Bir köpek beslemek istiyorum. Bunu! En çok bunu sevdim!”
Ha-eun, beyaz benekli kahverengi yavruyu havaya kaldırdı. Bu, daha Ham Seok-jeong’un evindeyken bile kucağından indirmediği yavruydu. Yaradılıştan mı uysaldı yoksa umursamaz mıydı bilinmez; havaya kaldırılmasına rağmen sadece dudaklarını yalayıp esnedi.
Eui-jae gözlerini kıstı. Eğer Ha-eun’un isteğiyse her şeyi gerçekleştirmek isterdi ama…
‘Yine de canlı bir varlığı sahiplenmek dikkatli olunması gereken bir konu… Uzun süre birlikte yaşayacağız.’
Sadece tatlı olduğu için sahiplenilemezdi. Eui-jae bilerek sertleştirdiği bir ses tonuyla konuştu:
“Ha-eun, sadece tatlı olduğu için bakılmaz. Sahiplendiğin an, o senin ömür boyu birlikte yaşayacağın ailen olur. O oranda ilgi ve sorumluluk üstlenmen gerekir.”
“Biliyorum ki!”
Ha-eun dudak bükerek karşılık verdi. Eui-jae çömeldi ve küçük odada yavruyu kucağına almış oturan Ha-eun ile göz hizasına geldi.
“Her gün en az bir kez dışarıda yürüyüşe çıkarman lazım, hastalandığında da doktora götürmelisin.”
“Biliyorum!”
“Pisliğini de tek tek temizlemen gerekecek.”
“Mmn… evet, biliyorum.”
“Tüyleri de çok dökülür. Sık sık temizlik yapmalısın.”
“Mmn, e-evet… onu da biliyorum!”
Eui-jae, Ha-eun’un berrak gözlerine baktı ve çenesini eline dayadı. Ardından bilerek ağır bir şart sundu:
“Amcan her konuda yardımcı olamayabilir. Yine de istiyor musun?”
“Yaparım! Sen sadece hastane işlerine yardım et yeter!”
Ha-eun hemen başıyla onayladı. Ebeveynler böyle bir durumda ne yapardı? Eui-jae hayal meyal geçmişi hatırladı. Bir şey ‘hayır’ ise hayırdı; Eui-jae ailesine karşı gelip kendi isteğini asla dayatamazdı. Ancak…
‘Ha-eun’un istediği her şeyi yapmasını istiyorum.’
Park Hye-kyung, Cha Eui-jae için nasıl bir teyze olduysa; Cha Eui-jae de Ha-eun için öyle bir amca olmuştu. Kan bağı olmayan bir ailenin, öz aile kadar sıkı olabileceğini Eui-jae yaşayarak öğrenmişti.
Elini uzatıp o yuvarlak kafayı okşadı.
“Peki. Amcan yardımcı olacak. Ama Ha-eun, seninle bir söz verelim.”
“Ne sözü?”
“Köpekler hakkında çok iyi çalışacaksın. Neleri sever, neleri sevmez, ne yemesi yasaktır, nasıl eğitilir; bunları öğreneceksin. Sahiplenince bir kardeşin olacak, değil mi? Kardeşin olduğu için onu iyi tanıman lazım.”
“Kardeş mi?”
O siyah yuvarlak gözler ışıldadı. Eui-jae genişçe gülümsedi.
“Evet, kardeş.”
“Kardeş…”
Ha-eun kucağındaki yavruya dikkatle baktı, sonra yüzünü ona sürterek sıkıca sarıldı.
“Evet, çok sevdim!”
“O zaman, söz mü?”
Eui-jae serçe parmağını uzattı. Ha-eun neşeyle gülümseyerek elini uzattı.
“Söz!”
Küçük parmak ile uzun parmak birbirine kenetlendi. Eui-jae, arkadan bir bakış hissedince aniden döndü. Sa-young çenesini eline dayamış, ikisini izliyordu.
‘Beni bekler misin?’
Bu bencilce istekle serçe parmağını ilk uzatan Lee Sa-young olmuştu. Bu anıyı hatırlayan Eui-jae istemsizce boğazını temizledi, “Hm.” Göz ucuyla yana baktığında, mor gözlerin kısılarak gülümsediğini gördü.
Sanki tam olarak ne düşündüğünü biliyor gibiydi.
***
O gece Eui-jae, ninenin evine uğrayarak köpek kulübesini ve çeşitli malzemeleri taşıdı. Ha-eun yavruya “Minnie” adını koydu; söylenişinin kulağa hoş geldiğini söylüyordu.
Eui-jae, Minnie’yi okşayan Ha-eun’un önüne oturdu ve sordu:
“Bir şey olursa ne yapacaksın?”
“Buna, çağrı cihazına sertçe basacağım!”
Ha-eun, üzerinde kırmızı bir düğme olan küçük bir uzaktan kumandayı havaya kaldırdı. Kendisi orada yokken bir şey olma ihtimaline karşı Eui-jae, Ha-eun ve nineye birkaç acil çağrı cihazı hediye etmişti. Düğmeye basıldığında cihaz; Eui-jae, Sa-young, Bae Won-woo, Mingit ve güvenilir birkaç müdavim müşteriye haber verecek şekilde ayarlanmıştı.
“Güzel, bir şey olursa hemen ara ya da cihazın düğmesine bas. Ama sakın oyun olsun diye basma! Çünkü sadece amcanı değil, diğerlerini de haberdar ediyor.”
“Tamam!”
Eui-jae, Ha-eun’un başını okşayıp ayağa kalktı. Sonra Ha-eun’un boy hizasına, üzerinde yavru köpek bakım yöntemlerinin yazılı olduğu lamine edilmiş bir kâğıt yapıştırdı. Bu belgeyi bizzat Lee Sa-young yazmıştı.
Hafifçe iç geçirdi.
…Geriye kaldı dört yavru!
Neyse ki Eui-jae yavruların bakımıyla uğraşırken bitap düşmeden önce, ilgilenen müdavimler birer birer sormaya başladı. İlk sahiplenme adayı Bae Won-woo oldu.
“Ben de tam bir köpekle birlikte koşmanın ne güzel olacağını düşünüyordum!”
“Eğer jogging yaparken eşlik etmesini istiyorsan… Border Collie gibi bir cins daha uygun olmaz mı?”
Bir uyanmışın enerjisine yetişebilmek için en azından bir Border Collie hareketliliğine sahip olması gerekirdi. Ancak Bae Won-woo kahkahalarla güldü.
“Burada böyle tatlı bücürler varken neden uzaklarda arayayım? Birlikte koşarken kondisyonumuzu birbirimize uydurabiliriz, değil mi? En hareketli olan hangisi?”
Sa-young, çenesiyle Bae Won-woo’nun pantolonunun paçasını çekiştiren siyah yavruyu işaret etti.
“Şu an pantolonunu kemiren.”
“Ooo!”
Bae Won-woo’nun gözleri parladı ve siyah yavruyu havaya kaldırdı.
“Ah, şu diğerlerinin yemeğini çalan meşhur yavru bu demek? Dayanıklı görünüyor, güzel!”
Söylendiğine göre ilk doğan olan bu yavru, kardeşlerine göre daha iri ve iştahlıydı. Hatta diğer yavrular uyurken bile gürültüyle koşturup onları uyandırıyordu. Bae Won-woo siyah yavruyu tek koluyla kucakladı ve başparmağını kaldırdı.
“Bu ufaklığı sevdim. Onu sahipleniyorum!”
Eui-jae de başparmağını kaldırdı. Bae Won-woo güvenebileceği biriydi.
Geriye kaldı üç yavru!
İkinci sahiplenme adayı ise beklenmedik bir isimdi.
“Yavru köpek mi? Çok tatlıymış~ Sahiplendiriyor musunuz?”
“Evet. Bir tane almak ister misin?”
Akşamdan kalma çorba dükkanını uzun süredir ziyaret etmeyen Gyu Gyu, birbirlerinin üzerinde yuvarlanan yavruları izliyordu.
“Maalesef nadiren ülke içindeyim. Yurt dışında da bir yerde sabit durmuyorum, sürekli geziyorum.”
“O zaman yapacak bir şey yok. Yurt dışında durumlar nasıl son zamanlarda?”
“Pek iyi değil~ Suç örgütleri cirit atıyor. Bu sayede bana iş çıkıyor tabii. Hmm…”
Gyu Gyu, debelenen yavrulardan birini ensesinden tutup kaldırdı. Bu kahverengi olan yavruydu.
“Oh~ çirkinmiş.”
Kahverengi yavruyu kucağına aldı ve parmağıyla kafasını yavaşça kaşımaya başladı.
“Her neyse, babam sürekli eve dönmemi söylüyor… Ama bu benim tek başıma karar verebileceğim bir şey değil~”
“Anneniz nasıl, biraz daha iyileşti mi?”
Annesi beyazlama etkisine maruz kalmış ve vücudunun bir kısmı mutasyona uğramıştı. Gyu Gyu debelenen yavruyu okşayarak cevap verdi:
“Evet~ doktor sayesinde. Artık düzgün konuşabiliyor ve yürüyebiliyor. Sadece bıçak ya da makasla yapılan ince işleri hala beceremiyor. Ve o beyazlayan saç rengi de geri gelmiyor.”
Gyu Gyu, Eui-jae’ye bakıp sırıttı. Sanki “Seninki de öyle, değil mi?” der gibiydi.
Eui-jae sadece omuz silkti. Bir gün sistemin etkisi tamamen yok olduğunda ve hatta ilk uyanmış Cha Eui-jae bile sıradan birine dönüştüğünde… O gün geldiğinde belki saçları tekrar siyah olurdu.
‘On yıl sürse bile.’
Gyu Gyu kucağında debelenen kahverengi yavruya baktı, sonra dudak kenarını yukarı kıvırdı.
“Hmm… Küçük köpek, benim yerime evlatlık görevini sen mi yapsan?”
“Efendim?”
“Hm~ peki, bu çirkin olanı rezerve ediyorum. Babama soracağım, o yüzden sakın başkasına vermeyin~”
Gyu Gyu rüzgar gibi kayboldu, sonra bir gün yine rüzgar gibi çıkageldi.
“İzni aldım~ o çirkini ben götürüyorum.”
Ve kahverengi yavruyu alıp gitti. Neden sürekli çirkin dediğini anlamasalar da neyse.
Geriye kaldı iki yavru!
Üçüncü sahiplenme adayı Yoon Ga-eul idi.
“Ehehe… Aslında ben değil de ailem beslemek istiyordu.”
Mahcup bir şekilde yanağını kaşıyarak gülümsedi.
“İki yıl önce beslediğimiz köpeğimiz gökkuşağı köprüsüne gitti. O zamandan beri çok yalnız hissediyorlar ama ben üniversite sınavına hazırlandığım için yenisini getirememiştik. Mmn, artık ben de bir üniversiteliyim!”
Ga-eul, siyah benekli beyaz yavruyu kucağına aldı.
“Eski köpeğimize çok benziyor… Bunu götürmek istiyorum.”
“Tamamdır. Üniversiteli Ga-eul ise güvenilir biridir.”
“Teşekkür ederim!”
Ga-eul neşeyle gülümsedi ve eğilip selam verdi, sonra duraksadı. Beyaz bir yavru köpek hala çitin içinde mızmızlanıyordu. Tüyleri bembeyazdı, gözleri ise siyah birer zeytin tanesi gibi masumdu.
Bir an tereddüt etti, sonra sordu:
“Belki haddimi aşıyorum ama bu beyaz yavru… Onun için bir talip var mı?”
“Henüz yok. Neden? İkisini birden mi götürmek istiyorsun?”
“Ah, h-hayır! Ondan değil, sadece eğer henüz kimse çıkmadıysa, Hong Ye-seong Bey ile iletişime geçmeye ne dersiniz?”
“Hong Ye-seong mu?”
Eui-jae şaşkınlıkla bakarken Ga-eul mahcup bir şekilde başıyla onayladı.
“Evet, şey, nedense… Gözleri Kokko’ya benzemiyor mu? Hm, belki kendisi de sever.”
Eui-jae, çite asılmış mızmızlanan beyaz yavruya baktı. Söylenince gerçekten de benziyordu. Yuvarlak beyaz bir gövde, yuvarlak siyah gözler.
İstemsizce telefonunu çıkardı.
“…Peki, bir iletişime geçmeyi deneyeyim.”
Ve Hong Ye-seong’a mesaj gönderdi.
: Akşamdan kalma çorba dükkanına gel.
: Konuşmak istediğim bir şey var.
Fısstıkk gibi bolumdu djfjshsl mingi’ninde kedisi varmıdır acep