The Hunter Gonna Lay Low [Novel] - Bölüm 15 - Yan Hikaye
Hong Ye-seong, dükkânın kapanış saati yaklaştığında mesajına cevap verdi.
: Tamamdır~
: Yarın geliyorum!
“Tamam,” diye yanıtladı Eui-jae, onay işareti emojisiyle birlikte. Ardından eve gitmeye hazırlanan Sa-young’a bir göz attı. Tüm kardeşleri yeni yuvalarına gönderildikten sonra, tek bir yavru köpeğin burada yalnız kalması pek doğru gelmiyordu.
“Sa-young, bugünlük sadece bir gece burada uyuyabilir miyim?”
“Hm?”
Beklentisinin aksine, Sa-young kolayca izin verdi.
“Olur… uyuyabilirsin.”
“…Neden izin verdin?”
“Ha?”
Sa-young, sanki “Daha ne diyorsun?” der gibi alaycı bir tavırla başını yana eğdi. Eui-jae yanağını kaşıyarak cevap verdi.
“Yok, karşı çıkıp yine yerlerde yuvarlanırsın sanmıştım.”
“O farklıydı. O zaman sonsuza dek küçük odada yaşayacağım diye tutturmuştun ama bugün sadece bir gece. Ve…”
Mor gözler bir anlığına evcil hayvan kamerasına kaydı.
Ah.
Şu velet. Eui-jae elini alnına bastırdı.
“Demek bu yüzden bu kadar uysaldın. Sa-young, meğer bu kadarını planlamışsın…”
Sa-young tableti kolunun altına sıkıştırdı ve Eui-jae’nin yanağına bir öpücük kondurdu.
“Sabah görüşürüz, Hyung.”
Hayır, seni yarın sabah ben göreceğim. Sen ise bütün gece beni izleyecek gibisin. Eui-jae biraz isteksiz bir ifadeyle sordu.
“Üzerini bir battaniyeyle örtsem olur mu?”
“Hele bir dene bakalım.”
“Hayır ama, sürekli oradan izlemek… biraz… sapıkça değil mi?”
“Hm… Kendini bana bağlatan birinin söyleyeceği türden bir söz değil bu bence.”
“O zorunluluktan olmuştu!”
Sa-young düz bir sesle yanıtladı.
“Sence gerçekten bütün gece mi izleyeceğim? Sadece Hyung’un düzgün uyuyup uyumadığına bakacağım. Nadiren deliksiz uyuyorsun zaten.”
“…Ciddi misin?”
“Hyung’u uyurken ilk kez görmüyorum sonuçta…”
“….”
“Kötü kaliteli bir ekran yerine, gerçeğini görmeyi tercih ederim.”
Dudak kenarlarını kaldırarak gülümseyen o yüz sinir bozucuydu ama nedense gözlerini ondan kaçırmak zordu. Eui-jae hafifçe iç geçirdi. Sonra o güzelce kıvrılan dudaklara bir öpücük kondurdu. Dudak dudağa yumuşak bir dokunuştu. Bakışları birleşti. Sa-young’un yanaklarını ellerinin arasına alan Eui-jae fısıldadı.
“…İyi uyu. Güzel rüyalar gör.”
“….”
Sa-young, yanaklarını tutan elleri kavradı, yanağını o avuç içine yasladı ve gözlerini yumdu. Fısıltı gibi kısık bir sesle cevap verdi.
“İyi uyu. Güzel rüyalar gör…”
***
Ertesi gün Hong Ye-seong sabah saat on bir sularında boy gösterdi. Her zamanki gibi yeşil bir eşofman takımı giymişti ve sol gözünde beyaz bir bant vardı. Kucağında bir kese dolusu közlenmiş tatlı patatesle, terliklerini sürüyerek dükkâna girdi. Közlenmiş patatesin o iştah açıcı ve tatlı kokusu etrafa yayıldı.
“Selam~ Közlenmiş patates aldım. Beni neden çağırdınız?”
Kocaman esnedi, haam, sonra dükkânda oturanları görünce duraksadı. Sadece Cha Eui-jae değil; Lee Sa-young, Honeybee, Yoon Ga-eul ve hatta Bae Won-woo bile oradaydı. Tüm o uyanmışların bakışlarını üzerinde hisseden Hong Ye-seong etrafına bakındı ve sordu.
“Vay canına…. Yoksa kıyamet yine mi koptu?”
“Sence bu şaka yapılacak bir şey mi?”
Honeybee, inanmayan bir ifadeyle çenesini eline dayadı. Eui-jae hızla Hong Ye-seong’un yanına gidip omzunu tuttu.
“Hey, Hong Ye-seong.”
“Hm? Ne oldu?”
“Bir yavru köpek sahiplenmek ister misin?”
“Yavru köpek mi? Ne yavrusu? Durup dururken mi?”
“Öyle değil, Direktör Ham bir köpeği kurtardı ama…”
“Ah, çok uzun anlattın. Bu kadar sıkıcı anlatırsan kimse dinlemez.”
Honeybee aniden ayağa kalkıp Hong Ye-seong’un arkasına geçti ve onu ileriye doğru itmeye başladı.
“Neyse ne, gidip kendin gör!”
İki eliyle onu sertçe ittirdi. Hong Ye-seong, “Eh, eh,” diyerek sendeledi ama neyse ki çitin önünde dengesini sağlamayı başardı. Tam o anda, bir çift siyah zeytin gözle karşılaştı. Tombul, beyaz bir yavru köpek çite asılmış, kuyruğunu motor gibi sallıyordu.
“Eh….”
Hong Ye-seong, sanki büyülenmiş gibi yavru köpeğe bakakaldı. Arkasında Honeybee başparmağını kaldırdı.
“İşte bu kadar. Hemen bitti, değil mi?”
İcraat hızı konusunda gerçekten Eui-jae ile yarışırlardı. Eui-jae, Hong Ye-seong’un yanına yaklaşıp çiti açtı.
“İçeri gir.”
“Uh….”
Hong Ye-seong terliklerini çıkarıp küçük odaya girdi. Beyaz yavru, yeşil pantolonunu tırmalayarak heyecanla nefes alıp veriyordu. Yavaşça yere oturdu. Yavru, Hong Ye-seong’un etrafında dönüp durdu, sonra közlenmiş patatesin kokusunu alıp burnunu keseye soktu.
“Bak hele, kokusunu aldı, kokusunu aldı.”
“Sanırım Hong Ye-seong’un değil, patatesin kokusunu aldı.”
“Kes sesini!”
Kapının arkasından dikizleyen Honeybee ve Bae Won-woo kendi aralarında tartışmaya başladılar. Eui-jae de onları izlerken bir yandan Hong Ye-seong ile yavruyu gözlemliyordu. Yavru, kâğıt keseyi ön patileriyle tırmalayıp mızmızlanıyordu.
“Ne o? Yemek mi istiyorsun?”
Hong Ye-seong kafasını kaşıdı, sonra keseden yarım kalmış bir patates çıkardı. Küçük bir parça koparıp uzattığında, yavru onu hemen mideye indirdi. Sanki daha fazlasını ister gibi, mızmızlanarak onun dizlerini tırmalamaya başladı.
“….”
Büyülenmiş gibi bir parça daha koparıp uzattı. Honeybee fısıldadı.
“Büyülendi, büyüye kapıldı.”
“Hmm, gerçekten tatlıymış.”
“Ama köpek patates yerse çok kilo almaz mı?”
“O kadardan bir şey olmaz.”
“Lee Sa-young ne ara köpek uzmanı oldu?”
“Birkaç gündür öyle.”
Hong Ye-seong yavruyu kucağına aldı. Yumuşak ve sıcak tüyler, diri ve tombul bir vücut, heyecanlı bir nefes ve sanki pilliymiş gibi sağa sola sallanan beyaz bir kuyruk.
“….”
Her şey Kokko’dan farklıydı. Kokko hiçbir zaman bu kadar sıcak, bu kadar yumuşak veya bu kadar canlı hissettirmemişti.
Ancak bembeyaz gövdesi ve zeytin gibi yuvarlak siyah gözleri tıpatıp aynıydı.
Cha Eui-jae ve Lee Sa-young kıyametin kaynağına doğru giderken, Hong Ye-seong sonla yüzleşmeye hazırlanarak onları uğurlamıştı. Kaçamayacağını biliyordu. Kimse onu kurtarmak için bu kadar uzağa gelmeyecekti.
Hazırlıklıydı ama korkusu geçmemişti. Ölmek istemiyorum. Böyle bir yerde ölmek istemiyorum. Hala yapmak istediği çok şey vardı. Daha uzun yaşamak istiyordu. Tam o anda, kıyametin gözü yok oldu. Bununla birlikte, bembeyaz boşluk yırtılarak siyaha döndü. O siyah yarıktan beyaz, yuvarlak bir gövde dışarı fırladı.
[Kendine gel!]
Kokko’nun gagasından kendi sesi dökülüyordu. Hong Ye-seong’un gözleri fal taşı gibi açıldı. Kokko ve diğer Hong Ye-seong, hareket edemeyen kendisini tutarak çöken boyutun çatlakları arasından sürüklediler.
Siyah boşluğun ve yıkılan dünyanın parçalar gibi savrulduğu bir mekandı orası. Kokko’ya sarılan Hong Ye-seong, uzaklaşan bilincinin arasında akıp giden manzaraya baktı.
‘Hong Ye-seong’ konuştu.
[Geri dönmeliyiz.]
Nereye?
[Evine!]
Ev mi?
[Evet. Bugüne kadar çok sıkı çalıştın, diğer yarım!]
Boşalmış ruhunun tamamen dolduğunu hissetti. Göz kamaştırıcı bir ışık görüşünü kapladı.
Gözlerini açtığında, Seowon Loncası’nın hasta odasındaydı. Yatağının yanındaki komodinin üzerinde, birkaç çiçekli bir saksı ve öylece bırakılmış seramik bir Kokko duruyordu.
Sistem yok olduktan kısa süre sonra Kokko çalışmayı durdurmuştu. Enerji kaynağı olarak büyü taşı kullandığı için bu kaçınılmaz bir sonuçtu. Keşke zamanında enerji kaynağı olarak büyü taşı kullanmasaydı. Pişmandı ama pişmanlık her zaman geç gelirdi. Hong Ye-seong, artık çalışmayan Kokko’ya sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.
Hayatında ilk kez hissettiği o boşluğa katlanmak zorundaydı. Kokko onun bir parçasıydı; uyandıktan sonra yaptığı ilk eseriydi.
Hong Ye-seong, kucağında debelenen yavruyu dikkatle okşadı. Belki de Kokko’nun bıraktığı boşluk ömrü boyunca asla tamamen dolmayacaktı.
Ancak….
“…Birlikte yaşayacak bir arkadaşın olması iyi olurdu sanırım.”
Çünkü yalnızlık çok hüzünlü geliyordu. Hong Ye-seong, kıyafetinin ucunu ısıran beyaz yavruya kısık sesle sordu.
“Benimle gelmek ister misin?”
Kısa süre sonra Hong Ye-seong, beyaz yavruyu kucağına almış bir halde küçük odadan çıktı. Onun geldiğini hisseden Eui-jae ve masada oturan diğerleri hemen ona doğru döndüler.
Hong Ye-seong beyaz yavruyu havaya kaldırdı. Bu duruş, Aslan Kral’ın başındaki o yavru aslanı kaldırma sahnesi kadar görkemliydi.
“Bu ufaklığı ben sahipleniyorum.”
“Harika!”
Birbirlerine bakıp başlarıyla onayladılar. Yoon Ga-eul neşeyle gülümseyerek sordu.
“Adı ne olacak?”
“Kokko’nun kardeşi olduğu için adı Choco olsun.”
“Vay, bu isim gerçekten de çok—”
Tak. Honeybee, Bae Won-woo’nun ağzını avucuyla kapattı. “Mm, mmph!” Bae Won-woo haksızlığa uğramış gibi debelendi ama kimse ona aldırış etmedi. Ga-eul ellerini çırptı, şap.
“Harika! Kokko’nun kardeşi Choco.”
“Değil mi?”
Hong Ye-seong, Choco’nun patilerini tutup salladı.
“Şu andan itibaren iyi geçinelim, Choco.”
“Hav!”
Choco, gür bir havlamayla cevap verdi.
***
Bir süre sonra Hong Ye-seong’dan bir fotoğraf geldi. Fotoğrafta Choco, çimenlik bir alanda neşeyle koşturuyordu. Altında ise uzun bir mesaj vardı.
: Bu gerçekten çok tuhaf. Tavuk etini reddediyor, biliyor musunuz? Verince hırlıyor. Sanki onun Kokko olduğunu biliyor gibi. Bu köpek bir dahi mi? Televizyona falan mı haber versem?
Hong Ye-seong’un uzun süredir paylaşım yapılmayan sosyal medyası tekrar canlanmıştı. İlk fotoğraf, parlak ve pürüzsüz Kokko’nun yanına sokulmuş olan Choco’ydu. Profil fotoğrafı da gururlu bir şekilde oturan Kokko ile değiştirilmişti ve adı Hong Ye-seong’dan başka bir şeye dönüşmüştü.
KKOKKO. Seramik Sanatçısı
Hong Ye-seong, evcil hayvanlar için çeşitli aksesuarlar yapmaya başlamıştı.
HONG YE-SONG U YERİMMMMMMM DUYGULANDJM BEEE canım kkokkom
AGLARIM
YERİM LAANNNN COK GUZELDİ AGLARİM
gün ışığım (ಥ‿ಥ)