The Hunter Gonna Lay Low [Novel] - Bölüm 16 - Yan Hikaye
Her gün aylaklık eden Hong Ye-seong, yavaş yavaş tekrar ocağın başına oturdu. Her şey evcil hayvanlar için mama ve su kaplarıyla başladı. Sayısı, şekli, rengi ve deseni; her şey tamamen zanaatkarın zevkine göreydi. Bu durum aslında silah ve teçhizat yaptığı zamanlarla aynıydı ama o zamankinden daha acımasız bir tarafı vardı.
Satış takvimi de tamamen keyfine göreydi!
Vaktiyle teslim tarihlerini kontrol altında tutan Uyanmışlar Yönetim Bürosu devreden çıkınca, Hong Ye-seong dizginlenemez hale geldi. Keyfi yettiğinde bir tane yapıyor, canı istediğinde bir tane daha… Sonuç olarak, satış gününde sadece tek bir ürünün gayet rahat bir tavırla sisteme yüklendiği az rastlanan bir durum değildi.
@YEEEsung_cute: Ye-seong, seni seviyorum ama şu kapları satma şeklin sinirlerimi bozuyor. Lütfen daha fazla yap.
@sibal_sung: Ye-seong, bu ablan bir kızarmış tavuk restoranı sahibinin kızı; sana ömür boyu bedava tavuk yediririm. Sadece tek bir kapla takas edelim, ne olur?
Tabii ki o kapları satın almak, gökteki yıldızları toplamak kadar zordu. Efsanevi zanaatkarın elinden çıkma kaplar! Üstelik söylentiye göre, bir kez çıkan tasarım bir daha asla gelmeyecekti!
Sistem ortadan kalkmış olsa da Hong Ye-seong’un yeteneği ve şöhreti yok olmamıştı. Evcil hayvan sahipleri bir yana, koleksiyoncular ve hayranlar bile işin içine girmişti. Herkes Hong Ye-seong yapımı el emeği mama kaplarına sahip olmak için çıldırıyordu. Bu, zanaatkarın dünyada yeniden büyük bir fırtına kopardığı andı.
Haberlere bile çıktı:
— Bir süredir inzivada olan Avcı Hong Ye-seong, son zamanlarda faaliyetlerine geri döndü. Eskiden silah ve teçhizat satarken, bu kez ana ürün olarak evcil hayvan gereçleri satması büyük bir tartışma konusu oldu…
Eui-jae, televizyonu izlerken çenesini eline dayayıp boş bir kahkaha attı.
“O çocuk, ne yapıp edip insanların ilgisini bir şekilde çekmeyi başarıyor…”
Elbette, Eui-jae ve çorbacının müdavimleri bu fırtınaya kapılmamıştı. Zaten dükkandaki bardakların ve meze tabaklarının hepsi Hong Ye-seong yapımıydı. Eui-jae parlayan bardağa dikkatle baktı.
“Minnie! Hadi yemek vakti!”
Sadece Ha-eun değil, Choco’nun kardeşleri ve anne köpek de Hong Ye-seong’un o değerli mama kaplarından birer set hediye almıştı. Gyu-gyu ise nispet yapar gibi Hong Ye-seong yapımı kabın fotoğrafını sosyal medyaya yüklemişti.
(Fotoğraf) GYU: Arkadaşımdan hediye^^ Güzelce kullanacağım~ @Yeahsung #HongYeSeongEdition #DogBowl #KKOKKO #HongYeSeong #GyuGyu #Friend
Sırf hava atmak için bu kadar çok etiket eklemişti.
“Bu adam gerçekten insanların damarına basma konusunda usta.”
Eui-jae hafifçe cıkcıklayıp dudaklarını yaladı, sonra küçük odaya doğru bir göz attı. Artık mızmızlanma, hışırtı ya da hızlı nefes sesleri gelmediği için bir şeyler eksikmiş gibi hissettiriyordu. Onlara çok uzun süre bakmamış olsa da sevgi çoktan yeşermişti. Eui-jae ensesini ovuşturdu. Tam o sırada telefon çaldı. Arayan kişiye bakmadan hemen açtı.
“Evet, ben Cha Eui-jae.”
— Benim, Ham Seok-jeong. Tüm yavruların sahiplendirildiğini duydum? Çok emek verdin.
“Ah, hayır. Pek bir emek sayılmaz. Üstelik hepsini çok iyi insanlar sahiplendi.”
— Hm, hepsi güvenilir görünüyor. Özellikle o Ye-seong… huhu, iyi birine benziyor değil mi?
“Şükür ki öyle.”
Eui-jae mahcup bir şekilde cevap verirken, kısa bir süre sessiz kalan Ham Seok-jeong sakin bir sesle konuştu.
— O halde, vaktin olduğunda bir uğra. Bu sefer Ha-eun’u getirme.
***
Ziyarete gitti. Ertesi gün.
“Acaba çok mu acele ettim?”
Teyzesinin evi için fazla mı meraklı görünüyorum? Eui-jae, Ham Seok-jeong’un kapısının önünde zile basmaya cesaret edemeden bir ileri bir geri yürüdü. Tabii ki Ham Seok-jeong onun varlığını fark etti ve zil çalmadan kapıyı açtı.
“Geldin madem neden zile basmıyorsun, kapıda ne dikiliyorsun?”
“Ah, şey, iyi günler…”
Eui-jae mahcup bir şekilde başını eğdi ve bir çiçek buketi uzattı.
“Bu, küçük bir hediye…”
“Çiçek mi? Ahaha, her seferinde böyle şeyler almana gerek yok demiştim.”
Ham Seok-jeong gülerek buketi aldı. Buketi yanına sıkıştırıp bastonuna dayanarak dışarı çıktı.
“Neyse, iyi oldu. Madem çıktık, hemen gidelim.”
Evinin tam karşısındaki kapı; Eui-jae’nin çok merak ettiği ve özlediği teyzesinin evi. Eui-jae o kapıya bakıp yutkundu.
“Şifreyi biliyorsun, değil mi? Hiç değiştirmedim.”
Ham Seok-jeong kenara çekilip şifreyi onun girmesini bekledi.
“…Evet.” Eui-jae elini uzatıp şifreyi girdi.
Evin şifresi mi? Tabii ki senin doğum günün~ Senin için ilk kez yosun çorbası pişirdiğim o gün en çok aklımda kalan gün, yavrum. Teyzesinin sesi anılarında yankılanıyor gibiydi. Uzun zamandır başkası için yosun çorbası yapmamıştım. Aslında bu his çok güzel.
Tereddüt dolu parmaklar tuşlara bastı. 1024*. Bip, kilit açıldı. Kapıyı hemen açamadı. Girmeye hakkı var mıydı? Yoksa bu sadece eski yaraları mı deşecekti? Ancak, bazen bir şeylerle kaçmadan yüzleşmek gerekirdi.
Kapıyı çekti. Ağır kapı gıcırdayarak açıldı ve tıpkı hafızasındaki gibi olan o manzara görüş açısına girdi. Yerlere serili halılar, alçak sehpa, bir tarafı hafifçe çökmüş olan kanepe… Eui-jae içeri adım atamadan eşikte kararsızca bekledi. O sırada sıcak bir el sırtını itti.
“Gir içeri.”
“…Ah, peki.”
Mahcupça içeri girdi. Tozlu ve nemli bir kokuyla karışık teyzesinin o kendine has parfüm kokusu duyuluyordu. Özlenen bir koku. Sanki geçmişe dönmüş gibiydi. Ancak bu evin sahibi artık yoktu ve bu koku bile zamanla yok olup gidecekti.
Karmaşık duygular birbirine dolandı. Özlem, hüzün, boşluk, yalnızlık. Eui-jae ilerlemekte zorlanıyor, tek bir kelime bile edemeden öylece duruyordu. Arkadan yumuşak bir ses geldi.
“Burayı elimden geldiğince korumaya çalıştım. Artık muhafaza taşları da yok… Bu yüzden mükemmel bir koruma imkânsız.”
“….”
“Geriye kalan tek şey, yok olmasını beklemek.”
Eui-jae arkasını dönüp Ham Seok-jeong’a baktı. Seok-jeong ona bakmıyordu. Boş bir ifadeyle, Eui-jae’nin omzunun üzerinden evin içini izliyordu.
“Teyze.”
“….”
“Onu özlüyor musunuz?”
Ham Seok-jeong’un boş bakışları ancak o zaman Eui-jae’ye döndü. Kısa bir sessizliğin ardından gülümseyerek cevap verdi. Eui-jae elini uzatıp o kırışmış eli tuttu. Temas eden tenlerin arasından, hala yaşayan insanların sıcaklığı birbirine akıyordu.
Seok-jeong kısık bir sesle kıkırdadı.
“Hiç beklemezdim. Beni suçlarsın sanmıştım.”
“….”
“Sürekli geliyorsun ve beni kendinden uzaklaştırmıyorsun.”
Belki eskiden öyleydi. Ancak aradan geçen uzun zamanla birlikte suçlama duygusu dibe çökmüş, yerini bir tür kader birliğine bırakmıştı. Teyzesinin ölümü için yas tutan ve onu hatırlayan tek kişinin kendisi olmadığını bilmek tuhaf bir rahatlama veriyordu.
Eui-jae, Ham Seok-jeong’un elini sıkıca tuttu.
“Arada sırada, teyzem hakkında birlikte konuşalım.”
“….” “Konuşmazsak… unutulur gider.”
“…Peki, öyle yapalım.”
O gittiğinden beri, bu evde kalan izleri de yavaş yavaş silinecekti. Nefesi ve muhafaza taşı gibi. Henüz gülümseyemeseler de, bir gün teyzesinin hikayelerini gülerek anlatabileceklerdi.
Eui-jae kapıdan dışarı çıktı ve kapıyı kapattı. Pat. Teyzesinin evinin manzarası kapının ardında kayboldu. Kapalı kapıya bakıp sordu.
“Burası hep böyle mi kalacak?”
“Niyetim o yönde. Gücüm yettiği sürece.”
“….”
“Ah, eğer bir gün ölürsem… Burayı miras almana gerek yok. Hye-kyung da bunu istemezdi.”
“Efendim? Ama…”
“Bırakılması gereken şeyi bırak gitsin. Ve…”
Ham Seok-jeong yumruğunu ağzına götürerek güldü.
“Haha, ben açgözlü biriyimdir. Hye-kyung seni her ne kadar çok sevse de… Sonuncu konuda pes etmeye niyetim yok.”
“…Efendim?”
“O sonuncusu bana kalsın istiyorum.”
Ah. Bir şimşek çakmışçasına gelen aydınlanma. Eui-jae, Ham Seok-jeong’un profiline boş boş baktı. Seok-jeong bu bakışı hissedip ona döndü. Dudak kenarlarını kaldırarak gülümsedi. Lee Sa-young’a çok benzeyen bir gülümsemeydi bu.
“Şimdi biraz anladın mı?”
***
Yine de hiçbir şey anlamadım!
Eui-jae, apartmanın girişinde saçlarını çekiştirerek duruyordu.
“Hayır, aslında anladım ama yine de anlamadım!”
Karmaşık düşünceleri henüz düzene girmeden telefonu titredi. Bu sefer bir mesaj gelmişti.
“Lanet olsun, yine ne var!”
Eui-jae sinirle telefonu kontrol etti ve—
: (Fotoğraf)
Düşük kaliteli birkaç fotoğrafı görünce dona kaldı. Gönderen Mackerel’ın kardeşiydi. Yoksa? Eui-jae gözlerini fal taşı gibi açıp fotoğrafı büyüttü. Kıvırcık saçlar, tombul yanaklar, büzülmüş dudaklar, dudağının altındaki o ben, çocukluğundan beri uzun olan kirpikler ve kocaman siyah gözler. Küçük Lee Sa-young; çizgili, gömlek yakalı bir sweatshirt, kısa pantolon ve bileklerine kadar çekilmiş uzun çoraplar giyiyordu.
“Vay canına…”
Kadife ceketli başka bir fotoğraf ve geniş bir pantolonla kapüşonlu üst giyip sandalyede tek başına oturduğu bir kare daha vardı. Tabii ki hepsinde suratı asıktı. Eui-jae istemsizce gülümsedi. Gülümsemediği için kovulduğu doğruymuş.
Eui-jae fotoğraflardan gözünü ayıramazken üzerinde bir mesaj satırı belirdi. : İşimi bitirdim.
Bu, Incheon’daki Wave Loncası şubesini ziyaret eden Lee Sa-young’dan gelen bir mesajdı. Eui-jae sürekli yukarı kıvrılmak isteyen dudak kenarlarını bastırmaya çalışarak, buluşmak için sözleştikleri kafeye doğru koşmaya başladı.
Lee Sa-young, kafenin önünde elinde iki bardak kahveyle bekliyordu. Bardaklardan birini Eui-jae’ye uzattı. İkisi yan yana yürümeye başladılar.
“Arabanın gelmesini beklemeliyiz.”
“Evet. Ah, düşününce… tüm yavrular sahiplendirilince ortalık biraz sessizleşti.”
“Hmm… öyle görünüyor.”
“…Hala köpek beslemek istemiyor musun?”
“Yani, bir tane beslemekten zarar gelmez. Yeteneklerim tamamen kaybolduğunda.”
Lee Sa-young’un yeteneklerinin kaybolmasına daha yaklaşık beş yıl vardı. Uzun sayılabilecek ama aslında kısa bir süre. Yine de Eui-jae şikâyet etmedi. Çünkü o zamana kadar birlikte olacaklarından emindi. Eui-jae serçe parmağını kaldırdı.
“Gerçekten mi? Söz ver.”
Sa-young uzatılan parmağa bir an baktı, sonra kendi serçe parmağını ona taktı. İki parmak arasında hiç boşluk kalmayacak şekilde kenetlendi.
“Evet, söz.”
Eui-jae, elini doğal bir şekilde kavrayan Sa-young’un elini sıkıca tuttu. Sonra o uzun yolda ellerini sallayarak birlikte yürümeye başladılar.
Bir kaybın üstesinden gelmek ne kadar sürerdi? Bunu kimse bilemezdi. Ancak, belki de değerli birinin bıraktığı boşluk, yeni bağlarla doldurulabilirdi. Çünkü insan tek başına yaşayamazdı. Hüzün unutulmasa bile, yine de mutlu bir şekilde yaşanamaz mıydı? Herkesin kendi yöntemiyle.
…Ve farkında olmadan birkaç mesaj daha gelmişti.
: Bu arada, eski fotoğrafları Lee Sa-young Bey’e de gönderdim~ ^^
: Çünkü bana reddedemeyeceğim kadar çok para verdi…
: Anlayışınızı bekliyorum~
MACKEREL ALEMSİN FKDPJDLSJSLSJDLAJAK
Ben mudur ham in neden bahsettigini hala anlamadim