The Hunter Gonna Lay Low [Novel] - Bölüm 18 - Yan Hikaye
Jung Bin panik bir ifadeyle koltuğundan kalktı.
“Bir saniye bekle, Honeybee!”
“Hıhı~ duymuyorum ki~ arama yapmam lazım, biliyorsun değil mi? Çünkü Cha Eui-jae danışman rakibi olarak beni seçti!”
Honeybee kararlı bir şekilde kendisini işaret ederek bağırdı.
“Jung Bin değil, Bae Won-woo da değil, tam olarak ben, Honeybee!”
“……”
“O halde ben kaçar. Matthew’yu biraz tehdit etmeyi dene!”
Ziyaret odasından hızla çıktı ve yıldırım hızıyla otoparka doğru koştu. Ardından motoru çalıştırırken bir yandan da arama yaptı.
—Alo…
“Ben Honeybee. Az önce telefonu aniden kapattığım için kusura bakma. Yanımda başkaları da vardı.”
—Ah, anlıyorum. Sorun değil. Ben de aniden aramıştım zaten…
“Her neyse, randevu tavsiyesi istiyorsun, değil mi?”
—Evet, akla gelen tek kişi sizdiniz Honeybee-ssi.
“Çok doğru bir seçim. Bekle biraz, yüz yüze konuşalım. Hemen akşamdan kalma çorba dükkanına geliyorum!”
Telefonu gelişigüzel cebine tıkıştırıp yola koyuldu.
***
Eui-jae’nin kafası karışmıştı tabii. Bu kadar ciddi bir danışmanlık almayı planlamamıştı. Ancak hareket enerjisi kendisiyle yarışan Honeybee’yi durduracak gücü yoktu. Honeybee, hazırlık saati yazan tabelayı görmezden gelerek kapıyı sertçe itip içeri daldı.
“Hadi başla!”
Başkalarının enerjisi altında nadiren ezilen Eui-jae, uysalca kafa salladı. Orta masayı parselleyen Honeybee’ye bir bardak su getirdi ve karşısına oturdu. Honeybee gözleri parlayarak sordu.
“Ah~ randevu. Sen her gün sadece haejangguk yapıyorsun, peki ne ara sevgili yaptın? Nasıl biri? Güzel mi? İyi mi? Ah, yoksa böyle sormak kabalık mı oldu?”
İyi olup olmadığını bilmese de, peki ya güzel mi?
‘Güzel, hem de çok…..’
Bu aşkın gözü körlüğü değil, Honeybee’nin bile inkâr edemeyeceği objektif bir gerçekti. Hunter Wiki’ye göre Lee Sa-young, “En Güzel Avcı” oylamasında açık ara farkla birinci olmuştu. Not düşmek gerekirse, ikinci sırada Honeybee vardı.
Eui-jae derin bir düşüncenin ardından onaylayınca, Honeybee titreyen dudaklarına engel olmaya çalışarak kollarını kavuşturdu.
“Ne bu haller, tam bir aşık olmuşsun. Ee, ne bilmek istiyorsun?”
Eui-jae uzun süre düşündükten sonra sonunda bir cümle kurabildi.
“…Genelde randevularda insanlar ne yapar?”
“Ha? Şey, sadece birlikte yürürler işte. Birlikte arabayla gezmeye çıkmak da randevudur. Randevu öyle çok özel bir şey mi ki? Beraber olduğun sürece randevudur.”
Öyleyse bu zamana kadar ikisi zaten randevulaşıyordu…. Eui-jae’nin tatmin olmamış ifadesini gören Honeybee, gözlerini devirip çenesini sıvazladı.
“Hmm~ özel bir randevu mu? İstediğin şey o mu? Yıldönümü gibi bir şey mi?”
Yıldönümü falan değildi ama yine de evetti. Eui-jae kafasını kaşıdı.
“Hayır, yani şöyle…. insanların genelde yaptığı türden. Normal bir randevu da olur. Ben pek ‘gerçekten randevu’ gibi hissettiren randevular yaşamadım da….”
“Ha? Ne kadardır çıkıyorsunuz ki?”
“…Sanırım epey oldu.”
“Ama nadiren mi randevuya çıkıyorsunuz?”
Eui-jae sessizce onayladı. Honeybee ciddi bir yüzle mırıldandı.
“…Yani evet. Aşırı derecede meşguldünüz. Hele Eui-jae-ssi iki işte birden çalışıyordu.”
Hala kollarını kavuşturmuş, kendi koluna hafifçe vuruyordu. Dudaklarının arasından mırıltılar döküldü.
“Hm…. demek öyle? O zaman yine mükemmel bir plan yapmam gerekecek….”
“Ha? Şey, aslında sadece gidilmeye değer bir yer söyleseniz yeterdi?”
“Olmaz. Öyle yarım yamalak cevaplar gururumu incitir. Kusursuz bir randevu rotası hazırlayacağım. Hem de olağanüstü özel bir randevu olacak!”
Hayır, gerek yok demiştim.
“Sıradan bir randevu rotası olsa yeter—”
“Olmaz!”
Eui-jae defalarca sadece sıradan ve yaygın bir rota istediğini söylese de, Honeybee’nin kulakları kapalıydı. Çoktan telefonunu çıkarmış hızlıca bir şeyler yazıyordu.
Honeybee aniden sordu.
“Sevgilinin eğilimleri nasıl?”
“Eğilimleri?”
Eui-jae gözlerini kırpıştırınca Honeybee ekledi.
“Yani mesela ‘çok yürümeyi sevmez’ ya da ‘kalabalık yerlerden hoşlanmaz’ gibi şeyler. Ev kuşu mu yoksa dışarı çıkmayı mı sever? Sever de neyi sever? Onun gibi.”
“Hmm….”
Eui-jae, Sa-young’u düşündü. Sahi, o neyi severdi?
Neyse ki cevaplar akıcı bir şekilde döküldü.
“Dışarı çıkmaktan nefret etmez ama kalabalık yerleri sevmez. İnsanlarla arasına mesafe koyma eğilimindedir. Hayvanları izlemeyi sever ama uzaktan izlemeyi tercih eder. Doğrudan dokunmaya kadar gitmez….”
“Hmm, öyle mi?”
“Evet, sanki gözlem yapmaktan hoşlanıyor gibi.”
“…Tanrım, o zaman her şey belli oldu.”
“Efendim?”
Honeybee aniden telefon ekranını Eui-jae’nin gözünün içine soktu. Mavi bir arka planda yüzen siyah balık gölgeleri görünüyordu.
“Akvaryum!”
Akvaryum. Eui-jae şaşkın bir yüzle sordu.
“Akvaryumlar da kalabalık olmaz mı?”
“Ah, pazartesi günleri gidersen pek kalabalık olmaz. Hafta sonu ya da akşam saatleri yoğundur. Pazartesi sabahından öğlene kadar gidin, biraz gezin, sonra size güzel yemekleri ve atmosferi olan bir kafe seçerim. Bu şekilde deneyin.”
“Ha? Şey, evet, teşekkür ederim….”
“Oh, doğru! Sevgiline bunu benim seçtiğimi sakın söyleme.”
“Ha? Neden ki….”
“Başkası seçti dersen kıskanabilir. Sorarsa dükkân sahibinin önerdiğini söyle. Anlaşıldı mı?”
Kıskanmak… öyle mi? Eui-jae kafasında bir simülasyon döndürdü.
‘Sa-young, hadi akvaryuma gidelim.’
‘Nereden çıktı bu?’
‘Honeybee tavsiye etti.’
‘…Oh? Honeybee mi? Tavsiye mi?’
Hayalindeki Lee Sa-young kafasını yana eğdiği anda, Eui-jae simülasyonu hemen durdurdu.
Daha fazla düşünmeye gerek yoktu, her şey belliydi. En az 30 dakika boyunca keyfi bir kraker gibi bükülecek olan Lee Sa-young’u yatıştırması gerekirdi. Eui-jae güçlü bir şekilde kafa salladı.
“Peki.”
Honeybee anında akvaryum biletlerini oracıkta alıverdi, hatta restoran rezervasyonuna kadar her şeyi halletti. Eui-jae biraz şaşırmıştı. Hayatı boyunca hareket enerjisi kendisini aşan insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
O sürekli eğilerek teşekkür ederken, Honeybee elini sıkmak için uzattı.
“Sonra izlenimlerini anlatırsın.”
Eui-jae elini uzatıp güçlüce sıktı.
***
O gece Eui-jae, başını dizine yaslamış yatan Sa-young’a aniden konuştu.
“Hey, Sa-young. Hadi akvaryuma gidelim.”
“…Aniden mi?”
Sa-young gözlerini devirip Eui-jae’ye baktı. Son zamanlarda en çok kurduğu cümle şuydu:
‘Aniden mi?’
Hayat istikrarlı bir yola girdiğinde, Cha Eui-jae her türlü şeyi yapmaya başlamıştı. Belki özgürce hiçbir şey yapamadığı zamanların bir tazminatıydı, belki de aşırı yoğun programın bir tepkimesiydi.
Nedeni bilinmese de Sa-young’un perspektifinden, Eui-jae’nin oradan oraya aktif bir şekilde koşturmasını izlemek oldukça keyifliydi, bu yüzden sadece gözlemliyordu.
O sırada Eui-jae’nin ağzından çıkan kelime: ‘Akvaryum’. Eui-jae telefonunu uzatıp rahatça bir akvaryum fotoğrafı gösterdi.
“İşte burası, akvaryum. Hadi balıklara bakalım.”
Mavi suyun içindeki siyah gölgelere benzeyen balıklara bakan Sa-young cevap verdi.
“Mackerel kardeşleri çağırıp balık gösterisi yaptırmak daha iyi değil mi?”
“Hey, onunla bu bir mi?”
“O daha canlı değil mi? Evdeki o goby balığı kalp bile çizebiliyor. Mackerel’in fan servisi muazzamdır.”
“…Onu da görmek istiyorum aslında.”
“Değil mi?”
“O zaman onu da izleriz, akvaryuma da gideriz.”
“Pekâlâ… Gidelim madem. Bilet almamız gerekmiyor mu?”
Eui-jae gururla göğsünü kabarttı.
“Hey, biletleri çoktan hallettim.”
“Ha? Peki ya gitmek istemiyorum dersem?”
“O zaman sen kabul edene kadar peşini bırakmam.”
“Ah, biraz naz yapsaymışım keşke.” Sa-young dudak kenarını yukarı kıvırdı.
Sa-young’un hislerini fark etmiş olsun ya da olmasın, Eui-jae neşeyle gevezelik etmeye başladı.
“Bütün planı yaptım Sa-young. Pazartesi sabahı akvaryuma gideriz, yeterince gezeriz, ah, restoran rezervasyonu da yapıldı. Sakin bir yer.”
Elbette Lee Sa-young’un standartlarına göre bu çok gevşek ve boşluklarla dolu bir plandı. Ancak Sa-young kafa salladı ve Cha Eui-jae’nin tüm planını dikkatle dinledi. Yapmak istediği bir şeye sahip olması ne güzel bir şeydi. Sa-young için, Eui-jae’nin çatlakları kapatmakla uğraşmadan dilediği gibi yaşadığını görmek zaten başlı başına bir keyifti.
Sa-young başının arkasını Eui-jae’nin dizine sürttü ve cevap verdi.
“Tamam. Hyung’un planına uyalım.”
***
Böylece pazartesi sabahı, akvaryum randevusu günü gelip çattı.
Sa-young’un hala ehliyeti yoktu ve Eui-jae de ehliyetle uğraşamayacak kadar meşguldü; bu yüzden üç seçenekleri vardı: Toplu taşıma, taksi veya Romantic Opener.
Sa-young tereddüt etmeden Romantic Opener’ı seçti. Artık klan üyesi olmadığı için ücretin maaştan kesilemeyeceğini, her kullanımda bir kullanım ücreti ödemesi gerektiğini söyledi.
“Her kapı açılışında ne kadar ödüyorsun?”
“Yakınsa yüz. Uzaksa mesafeye göre ekleniyor.”
Ah, demek o yüzden çağırınca hemen geliyor. Eui-jae kapı kolunu tuttu ve yeni doğmuş bir geyik yavrusu gibi parmak uçlarında yürüyen Romantic Opener’a acıyarak baktı.
Kısa süre sonra kapı ve Romantic Opener gözden kayboldu ve ikisi akvaryumun bulunduğu gökdelenin önünde dikildi. Eui-jae maskesini yukarı çekip konuştu.
“Bilerek tenha bir saatte geldik ama yine de dikkatli olalım. Çok göze batmayalım.”
“Pekâlâ… öyle yapalım.”
Güneş gözlüğü ve siyah maske takan Lee Sa-young da onayladı. İkisi de tam teyakkuz halinde binanın lobisine girdi.
Aynı anda, sosyal medyada bir paylaşım belirdi.
240 FaceBareWalk @240godface Hey, ciddi misiniz? 240 akvaryumda görülmüş diyorlar, gerçek mi bu?
Cha Eui-jae’nin gözden kaçırdığı bir gerçek vardı. O da şuydu…
240 FaceBareWalk @240godface Sa-young, sadece güneş gözlüğü ve maske takınca yüzünün kapandığını sanmıyorsun değil mi? Sen yürüyen bir otomat gibisin….
💜@40purpleguy Kedi gibi kafasını battaniyenin altına sokunca saklandığını sanan bir Lee Sa-young var ortada.
Lee Sa-young’un sadece varlığının bile tüm dikkatleri üzerine çeken bir insan olduğu gerçeğiydi.