The Hunter Gonna Lay Low [Novel] - Bölüm 21 - Yan Hikaye
Jung Bin’in insiyatifi sayesinde görüşme, arada duvar olan bir ziyaret odasında değil, Uyanmış Yönetim Bürosu’nun sorgu odasında, yüz yüze oturabilecekleri bir şekilde gerçekleştirildi. Elbette, Jung Bin’in her şeyi kontrol odasından kameralarla izlemesi şartıyla; ancak bu, şart seçecek bir durum değildi. Honeybee, sorgu odasındaki sandalyede huzursuzca kapının açılmasını bekliyordu.
Kısa süre sonra kapı —tüyler ürpertici bir ses çıkararak— gıcırdadı ve açıldı. İçeri önce Jung Bin girdi. Hafif bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Sizi beklettiğim için özür dilerim.”
“Sorun değil. Çok beklemedim.”
Honeybee ters bir tonda cevap verdi. Jung Bin kapının kenarına çekildi. Ardından içeri, gri bir mahkûm üniforması giymiş, ayı gibi iri bir adam girdi. Kapıdan bile daha büyük bir adamdı bu. Matthew; iki kolu da Jung Bin’in siyah zincirleriyle bağlıydı. En son görüldüğünden biraz daha zayıflamış görünüyordu.
Matthew’nun sandalyeye oturmasına yardım ettikten sonra Jung Bin kapıya doğru ilerledi. Ardından, nazik bir yüzle ellerini arkasında birleştirdi.
“Pekâlâ, lütfen rahatça konuşun. Ah, şu an Matthew bu zincirler sayesinde normal bir insan fiziksel kondisyonuna dönmüş durumda… Bu yüzden lütfen güç ayarına dikkat et, Honeybee.”
“Peki.”
Klik, kapı kapandı. Sessizlik çöktü. Honeybee bacak bacak üstüne atıp kollarını kavuşturdu ve Matthew’nun yüzünü saç telinden çenesinin ucuna kadar inceledi. Dağınık saçlar, gümüş çerçeveli gözlükler, sıkıca kapalı dudaklar. Honeybee dudak büktü.
“Yüzünü göstermen bir buçuk yıl sürdü. Amma kıymetliymiş yüzün.”
Sözleri sert olsa da Matthew’nun ifadesi değişmedi. Honeybee bir an akıntıya kapılıp gidecekmiş gibi hissetti. Lanet olsun, olmaz. Bu fırsatı ne zorluklarla elde etmişti. Masayı huzursuzca ovuşturdu.
“Neden aniden fikir değiştirdin? Eskiden bir daha asla görüşmeyecekmişsin gibi davranıyordun. Jung Bin diz çöküp yalvardı mı yoksa?”
“Hayır.”
Alçak bir ses cevap verdi. Bakışları aralarındaki masaya dikiliydi.
“Kaçmaya devam edemeyeceğimi hissettim.”
“Ne?”
“Jung Bin söyledi. Yoo Chae-hyun, senin pes etmeyeceğini ve beni bulana kadar gelmeye devam edeceğini.”
Ağzından çıkan gerçek ismi, Honeybee’nin yüzünün kaskatı kesilmesine neden oldu. Matthew yavaşça devam etti.
“Bunu duyunca fikrimi değiştirdim. Geç olsa da şimdi yüzleşmenin daha iyi olacağını düşündüm. Senin de duygularını düzene sokmaya ihtiyacın vardır.”
“Duyguları düzene sokmak da ne demek….”
Honeybee parlayıp neredeyse ayağa fırlayacaktı ki durdu. Bir an nefeslendi, sonra saçlarını sertçe geriye doğru savurdu. Sakin olmalıydı. Eğer her şeyi söylemek istiyorsa….
Matthew yavaşça başını kaldırdı.
“Neden benimle görüşmek istedin? Honeybee.”
“…”
Honeybee hemen cevap vermedi ve ağzını kapalı tuttu. Neden Matthew ile görüşmek istiyordu. Bakışları Matthew’nun yüzünden boynuna kaydı. Âdem elmasında küçük bir yara izi vardı. Bir eskrim kılıcı batığının izi. Muhtemelen sağ göğsünde de derin bir iz vardı. Kendi açtığı bir yara.
Zihninde çeşitli anılar ve kelimeler birbirine dolandı.
Mok Tae-oh; Matthew’nun avcı adıydı. Düşünceli ve az konuşan bir adamdı. Tehlikeli bir ateşi kontrol etmesine rağmen her zaman temkinli olan bir adam. Hem yumuşak hem de kararlı; kalbinden gelmeyen hiçbir sözü söylemeyen, uzun zamandır ayakta duran yaşlı bir ağaç gibi bir adam. Belki rüzgârda kırılabilirdi ama sarsılmazdı.
Honeybee şimdi fark ediyordu. Kendi hakikati bir ağaç değildi. O ağaç yandıktan sonra geriye kalan küldü.
‘Zaman yeterince geçti. Dünya bir kez daha değişti, öyle ki insanlar bile değişti.’
‘Bu süre zarfında, görünen o ki siz de değiştiniz.’
‘…Çok şükür. En azından bir kişi değişmiş.’
Yoo Chae-hyun, Honeybee ismindeki diğer benliğini hala tam olarak sevemiyordu. Honeybee avcı adı, ışıltılı görünüş ve göz kamaştıran spot ışıkları, zenginlik ve şöhret, genç kızların idolü olması… Tüm bunlar uyanış sayesinde elde edilmişti ancak Yoo Chae-hyun hala eskrim sahasını özlüyordu. Maskeyi taktığında gelen o sessizliği, kısıtlı görüş alanındaki manzarayı. Bir zamanlar hayatındaki her şey olan o şeyleri. Bir anda vazgeçmek zorunda kaldığı o şeyleri.
Buna rağmen, dayanmasını sağlayan şey şuydu:
‘Adım Mok Tae-oh.’
‘Hiçbir yere katılmakla ilgilenmiyorum.’
‘Biliyorum. Diğer klanlardan gelen tüm teklifleri de reddettiniz.’
‘O zaman neden geldin?’
‘Sizinle tanışmak istedim.’
‘Neden?’
‘Çünkü uyanmış olmaktan nefret eden biri gibi görünüyordunuz.’
‘…….’
‘Ben de öyleyim…. Bu yüzden sohbet etmek istedim.’
Uyanışı bir lütuf olarak gören bir dünyada, karşılaştığı ilk yoldaşıydı o.
Eğer o gün Mok Tae-oh ile tanışmasaydı, eğer o adam önce selam vermeseydi, eğer elini tutmasaydı ne olurdu? Ne kadar hayal edilirse edilsin, böyle bir geleceği canlandırmak kolay değildi. O önce selam verdiği için hayatı değişmişti. Yoo Chae-hyun, Honeybee olabilmişti.
‘Neden… o gün bana selam verdin?’
‘Neden kırılmama izin vermeyip benimle konuştun? Neden beraber avcı olmayı teklif ettin?’
‘Neden!’
Tüm öfke ve hayal kırıklığıyla dökülen sorular. Geri gelen cevap ise buz gibiydi:
‘Sadece bir ruh hali değişikliğiydi. Büyük bir anlamı yoktu.’
‘Anlamsız bir eylemdi sadece. Hepsi bu.’
Yalan.
Honeybee’nin sessizliğinin ortasında Matthew alçak sesle konuştu.
“Yargılanıyorum. Benimle ilişki kurmak iyi değil. Bu senin imajını da kötü etkiler.”
“Umurundaymış gibi davranma. Klan üyelerinin senin işlerinle bir ilgisi yok, biliyorsun değil mi? Klanla hiçbir ilgisi olmayan, tek başına işlenmiş bir suç olduğunu söyleyen o aptalın ifadesi sayesinde. Ayrıca bu gizli bir ziyaret.”
“…Anlıyorum.”
Matthew hafifçe başını salladı ve tekrar sustu. Sanki aydınlanmaya ulaşmış gibi duran bu tavrı sinir bozucuydu. Honeybee mahsus kısa bir cümle kurdu. İfadesinin değiştiğini görmek istiyordu.
“Bu arada, Takım Lideri Han meselesi.”
Takım Lideri Han. HB Klanı’nın personel takım lideri ve Matthew’nun uyanışı sırasındaki olayı örten adam. Matthew’nun günahının bedelini ödeme fırsatını elinden alan adam. Adı anılır anılmaz o geniş omuzlar hafifçe sarsıldı. Honeybee saçını parmağına doladı ve dedi ki:
“Zaten HB Klanı dağıtılacak ama…. o çoktan klandan atıldı. Ben de onun her şeyini ifşa edecek belgeleri hazırladım.”
“…”
“…İfşa mı?”
Matthew ilk kez başını kaldırdı ve Honeybee’ye baktı. Honeybee hafifçe gülümsedi.
“Bilgi saklama, rüşvet ve saire. Siyaset muhabiriyken ondan bundan bir şeyler aldığı söyleniyor, değil mi? Ayrıca çok fazla düşman biriktirmiş. Epey derin kazdım. Yakında patlayabilir.”
Yavaş yavaş ilerleyen şu küçük mucizenin emeği büyüktü. Matthew’nun o ana kadar ifadesiz olan yüzünde, belli belirsiz de olsa bir değişim görüldü. Honeybee gözünü kırpmadan ona baktı.
“Mok Tae-oh.”
“……”
“Hala bir günahkâr olduğunu mu düşünüyorsun?”
Matthew cevap vermedi. Sessizlik bir onaydı. Honeybee yavaşça iç çekti ve saçlarını savurdu.
“Ha, gerçekten akıl kârı değil. Neden gerçekten tövbe etmesi gerekenler etmiyor da….”
“İşlediğim günah yok olmayacak.”
“Prometheus ile iş birliği yapmak, neyse ne. Ama şu ablan meselesi bir kazaydı!”
“Ablamı, kocasını ve yeğenimi öldürdüm.”
“Diyorum ya, yeni uyandığında yeteneğini kontrol edemediğin için olan beklenmedik bir kazaydı…!”
Honeybee’nin nefesi kesildi ve cümlenin ortasında durdu. Matthew’nun sıkılmış elleri şiddetle titriyordu. O hala yanan o evin içinde hapis kalmıştı. Uyanış anından şimdiye kadar, sürekli. Honeybee küfürlerini yuttu. Lanet olsun.
Lanet olsun!
Aniden ayağa kalktı ve oturduğu sandalyeyi tekmeledi. Güm! Demir sandalye kâğıt gibi katlandı ve duvara çarparak fırladı. Tavandaki hoparlörden Jung Bin’in sesi geldi:
“Honeybee, tesislere zarar vermek yasaktır.”
“Ah, ödeyeceğim parasını!”
Honeybee, Matthew’nun yakasına yapıştı.
“Eğer bir günah işlediysen, bunu ölümle ödemeyi düşünme! Canının o kadar değerli olduğunu mu sanıyorsun?”
O açık kahverengi gözler Mok Tae-oh’a net bir şekilde bakıyordu.
“Hayır. Canın o kadar değerli değil. Ölmek, kaçmaktan başka bir şey değildir!”
Gümüş çerçeveli gözlüklerin arkasındaki gözler hafifçe büyüdü. Yoo Chae-hyun, Mok Tae-oh’a doğru bağırdı.
“Ölmeyi düşünme. İnatla, aşağılanarak, acınası bir şekilde yaşa. Kendini affedemiyorsan, dişini sık ve kendini affedebilene kadar yaşa! Günahının bedelini ödeyerek yaşa!”
Keskin sesi sorgu odasını doldurdu. Tavandaki lamba şiddetle titredi. Işığın her sallanışında Mok Tae-oh’un yüzü gölgeye bürünüp tekrar aydınlanıyordu.
Mok Tae-oh şaşkınlıkla Yoo Chae-hyun’a bakıyordu. Islak olsa da karşısındaki figürü net bir şekilde yakalayan o açık kahverengi gözler… Gözbebeklerine yansıyan kendi görüntüsü çok acınasıydı.
“…Yoo Chae-hyun.”
Belki de hazır olmayan taraf Mok Tae-oh’un kendisiydi. Onun dürüst gözlerine bakacak cesareti olmadığı için, sözlerini duymaya hazır olmadığı için. Bu yüzden sürekli kaçmıştı. Korkakça.
Mok Tae-oh bağlı olan iki elini yavaşça kaldırdı. Yüzünden daha büyük ellerdi bunlar. Siyah zincirler birbirine çarparak klete-klete sesi çıkardı. Dikkatlice, işaret parmağıyla Yoo Chae-hyun’un ıslak göz kenarını sildi. Parmağına sıvı bulaştı.
Tok, alnı o iki ele değdi.
“Aptal….”
Islak bir sesle fısıltı duyuldu. Mok Tae-oh yavaşça gözlerini yumdu.